Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Darussune Kitapları

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı


Çarşamba
Saat 19:00 Şeytanın Akidevî Tuzakları
Saat 20:00 el-Câddetu'l-Beydâ Şerhi

Cumartesi
Saat 19:00 Yâkûtetu'l-Mesânid Şerhi
Saat: 20:00 Sahih Tefsir Şerhi



13 Temmuz 2015 Pazartesi

Sevgi ve Yakınlık Gösterme Konusunda Bidatçi Hiçbir Şekilde Günahkâr İle Kıyaslanamaz

(İ’lamu’n-Nebhi Ennehu La Yukase’l-Mubtedî Alel-Asî Fi’l-Muhabbeti ve’l-Muvalati Min Vechi)
Te’lif: Ebû Muâz Raid Âlu Tahir
Tercüme: Ebu Muâz Seyfullah el-Çubukâbâdî
Bismillah.
Allah’a hamd, rasulüne, âline, ashabına ve din gününe kadar O’nun menhecinde gidenlere salat ve selam olsun.
Bundan sonra:
Muhakkak ki Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in Haricilerden, Mu’tezile’den, Cehmiyye’den ve Mürcie’den ayrıldıkları temel esaslardan birisi de şudur: Günahkârlara bir açıdan sevgi ve yakınlık gösterilirken, diğer bir açıdan buğz ve düşmanlık gösterilir. Mürcie’nin iddia ettikleri gibi onlara tamamen sevgi ve yakınlık gösterilmez. Haricilerin iddia ettikleri gibi sevgi ve yakınlık onlardan tamamen de kesilmez. Ancak imanları yönünden onlara sevgi ve yakınlık gösterilir, günahları yönünden buğz ve düşmanlık gösterilir.
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Her Müslümana gereken; sevgisinde, buğzunda, yakınlığında ve düşmanlığında Allah’ın ve rasulünün emrine tabi olmasıdır. Allah ve rasulünün sevdiklerini sever, Allah ve rasulünün buğz ettiklerini buğz eder. Allah ve rasulüne yakınlık gösteenlere yakınlık gösterir, Allah ve rasulüne düşmanlık edenlere düşmanlık eder. Her kimde yakınlık gösterilmesi gereken iyilikler ve düşmanlık gösterilmesi gereken kötülükler varsa ona göre davranılır. Mesela bu dine mensup olan fasıklar gibi. Onlar ödül ve cezayı, yakınlık ve düşmanlık gösterilmesini, sevgi ve buğzu, kendilerinde bulunan iyilik ve kötülüklere göre hak ederler. Zira “Kim zerre (karınca) ağırlığınca iyilik işlerse onu görür, kim de zerre (karınca) ağırlığınca kötülük işlerse onu görür.” Bu Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in; Haricilere, Mu’tezile’ye, Murcie’ye ve Cehmiyye’ye muhalif olan mezhebidir. Zira onlar bir yönden bunlara meylederken, diğer yönden şunlara meylederler. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat ise vasattır.”[1]
 Bu asırdaki gevşemeciler bu esasa karşı sözü yerinden kaydırmak türünden bir tahrif yaparak aşırılık yapmışlardır. Şöyle iddia ediyorlar: “Bid’at ehline karşı sevgi ve yakınlık gösterilir, onlar sünnete uyum gösterdikleri açıdan övülür ve ikram edilir. Sünnete aykırı düştükleri ve bid’at işledikleri açıdan düşmanlık gösterilir, kınanır ve aşağılanırlar.” Yine şöyle iddia ediyorlar: “Bu bid’at ehline karşı tavır, şehvetlerine uyan günahkârlara karşı yapılan tavra kıyas edilir.” Veya “Hepsi de bu dinin fasıkları konumunda oldukları için bid’at ehli ile günahkârlar arasında fark yoktur.”
Bu bozuk esası kökleştirdikten sonra buna delil getirmek için kitaptan, sünnetten, imamların ve ümmetin selefinin âlimlerinin sözlerinden araştırma yapıyorlar, fakat bu bâtıllarını destekleyecek bir şey bulamıyorlar! Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’ın kitaplarını çokça araştırıyorlar, sonra sadece bid’at ehline buğzettiğini, onlardan sakındırıp mutlak ve muayyen olarak onları aşağıladığını görüyorlar.
Lakin onlar İbn Teymiyye’nin bir yerde geçen kapalı bir sözünü buldular ve çok sevinerek sınıfları ve şekilleri farklı olan birçok yerde yayınladılar. Bu söz, İbn Teymiyye rahimehullah’ın şu sözüdür: “Bilinmeli ki, mümin kimse sana zulmetse ve sana karşı taşkınlık yapsa dahi ona yakınlık göstermek gerekir. Kafir kimse sana bağışta bulunsa ve sana iyi davransa bile ona düşmanlık etmek gerekir. Muhakkak ki Allah Subhanehu dinin tamamen Allah için olması üzere rasuller göndermiş ve kitaplar indirmiştir. Sevgi; Allah’ın dostlarına,  buğz ise Allah’ın düşmanlarına karşı olmalıdır. O’nun dostlarına ikram etmeli, düşmanlarını aşağılamalıdır. Ödül O’nun dostlarına, ceza ise düşmanlarınadır. Bir şahısta iyilik ve kötülük, birr ve fücur, taat ve masiyet, sünnet ve bid’at bir araya gelirse, onda bulunan iyilik oranında kendisine yakınlık gösterilir ve ödüllendirilir. Kendisinde bulunan şer oranında da düşmanlık gösterilir ve cezalandırılır. Bir şahısta ikram etmeyi ve aşağılamayı, gerektiren haller bir araya gelirse mesela bir fakir kimse hırsızlık yapsa, onun eli kesilmekle beraber, kendisine beytu’l-mâlden ihtiyacını giderecek ödeme yapılır. Bu, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in ittifak ettikleri bir esastır. Hariciler, Mu’tezile ve onlara uyum gösterenler buna muhalefet etmişlerdir. İnsanların ya yalnızca ödüllendirilebilecekleri ya da yalnızca cezalandırılabileceklerini söylemişlerdir.”[2]
Bazıları bu sözleri İbn Teymiyye rahimehullah’ın diğer bir sözüyle de destekliyorlar: “Muhakkak ki çoğu zaman tek bir fiilde veya tek bir şahısta iki durum bir araya gelir; kötüleme, yasaklama ve ceza bunlardan birine yönlendirildiğinde, onda bulunan diğer türden gaflet edilmez. Nitekim övgü, emir ve ödül bunlardan birine yönlendirildiğinde de diğer yönü hakkında gaflet edilmez. Bir kimse bazı kötülükleri, bid’atleri ve fücuru terk ettiği için övülebilir. Lakin bununla beraber bir başkası da iyilikleri, sünnetleri ve birri işlediği içim övülmeyebilir. Bu muvazene ve muadele yoluyla olur. Kim bu yolu tutarsa Allah’ın indirdiği kitap ve mizana göre adaletle hareket etmiş olur.”[3]
Gevşemeciler bu iki nakli, bid’at ehli için yorumluyorlar ve Ehl-i Sünnet’e bazı meselelerde uyum gösteren bidatçiye bir açıdan sevgi ve yakınlık gösterilip övülmesi, bid’ati ve sünnete muhalefeti açısından da buğz ve düşmanlık gösterilmesi ve kınanması gerektiğini iddia ediyorlar!
Onların bu konuda heva ve cehaletten başka gerekçeleri yoktur!
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’ın sözü ancak Ehl-i Sünnet’ten olup da, kendisinde bir içtihat, te’vil veya bir şüphe nedeniyle bir bid’ate düşen kimse hakkındadır. Mesela Menazilu’s-Sairin sahibi Ebu İsmail el-Herevî gibi! Nitekim Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Bu, el-Cuneyd rahimehullah ve onun emsali olan ârif şeyhlerin kötülükledikleri şeylerdendir. Halkın birçokları, hatta Kur’an’ı, tefsirini, hadisi ve rivayetleri bilen, Allah’a ve rasulüne içten ve dıştan tazim eden, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetini sevip onu savunan kimseler dahi kasıtsız olarak bu yanlışa düşmüşlerdir. Onlar bunun tevhidin nihayeti olduğunu zannetmişlerdir. Tıpkı Menazilu’s-Sairin sahibi gibi. Halbuki o ilmine, sünnete uymasına, bilgisine ve dindarlığına rağmen Menazilu’s-Sairin kitabında güzel ve faydalı şeyler zikrettiği gibi bâtıl şeyler de zikretmiştir.”[4]
Yine şöyle demiştir: “el-Menazil sahibinin zikrettiği “el-fenâ” kavramına gelince, bu ilahiyet tevhidinde değil, rububiyet tevhidinde fenâ'dır. O sebepleri ve hikmetleri nefyetmekle beraber, rububiyyet tevhidini ispat etmektedir. Nitekim Cehm b. Safvan gibi Cebriyeci Kaderîler ve ona tabi olanlardan el-Eşarî ve başkaları da böyle demektedirler. Şeyhulislam (Ebu İsmail el-Herevi) Allah kendisine rahmet etsin, sıfatlar hususunda ispat edenlerle iptal edenler arasındaki farka dair “el-Faruk” kitabını yazarak insanları Cehmilikten şiddetle uzaklaştıranlardan biridir. “Tekfiru’l-Cehmiyye” kitabını yazmış, yine “Zemmu’l-Kelam ve Ehlihi” kitabını da tasnif etmiştir. Bu konuda ise sıfatları ispatta aşırılığa ulaşmıştır. Lakin o kader meselesinde hikmetleri ve sebepleri nefyeden Cehmiyye’nin görüşündedir.”[5]
Derim ki: Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah kendisinde sünnet ve bid’atin bir araya geldiği bir şahıs hakkında konuşmaktadır. Bu sıfat ancak ehl-i sünnetten olup da içtihada genişlik bulunan bir meselede içtihat etmesi neticesinde bir bid'ate düşen kimse hakkında kullanılır. Zira bizler bu sıfatı bid’at ehli olanlar için de aynı şekilde kullanırsak, sünnet ehlinden olup da, bid’ati, küfre düşürücü olmayan kimseler de bunun dışında kalmaz. “Az da olsa sünnete uyum gösterdikleri bir şeyler olduğu sürece, küfre düşürücü bid'ati olmayan bid’at ehlinin tamamına bir açıdan yakınlık ve sevgi gösterilebilir” denilebilir mi?!
Eğer gevşemecilerden (Ehlu’t-Temeyyi’den) birisi “Evet” derse!
Onlara şöyle denilir: “Öyleyse Şia, Mu’tezile, Hariciler, Kaderîler, Cebrîler, Mürcie, Eşariler, Sufiler ve bunların dışında eski ve yeni bütün fırkalara bu sevgi ve yakınlığınız kutlu olsun!
Bu, gevşemenin aslı ve bugünkü selefilere harp açanların hakikatidir! Selefî gençler bu hususa çok dikkat etmelidirler!
Onlardaki bu esas şu kötü etkileri ortaya çıkarmaktadır:
* Bid’at ehlinden bahsedilirken onun iyilikleri ile kötülüklerini tartma (muvazene)!
* Bid’at ehliyle yardımlaşma ve beraber çalışma
* Bid’at ehlini savunma ve onlara destek olma!
* Bid’at ehline, sünnet ehli oldukları zannını verme! Zira bunlar, onlardan hakka uygun gördükleri şeyi alacak, hakka muhalif gördükleri şeyi reddedecekler. Bu geniş menhec, bugünkü gevşemecilerin nida ettikleri şişirilmiş yoldur.
* Bid’at ehliyle beraber oturmak!
* Bid’at ehliyle beraber ihtilaf edilen meseleleri önemsizleştirmek!
* Bid’atçi sayma ve cerh etme kapısını kapamak!
Bu bâtıl kökten dallanan bunun gibi b daha birçok bozukluklar vardır.
Derim ki:   Selefî’nin “Bid’atçi” ile “günahkâr” arasındaki farka dikkat etmesi zorunludur. Bu meselenin şu açıları vardır:
Birinci açı: Sünnet ve icma, bid’atçi ile günahkâr arasında ayrım gözetmiştir. Bid’atçiyi günahkârdan daha şiddetli kılmıştır. Birincisi, ikincisine kıyas edilemez. Çünkü bu kıyas maa’l-farıktır ve bâtıl bir kıyastır.
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Sünnete ve icmaya göre, muhakkak ki bid’at ehli, şehvetleriyle isyan edenlerden (günahkârlardan) daha şerlidirler. Zira Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Haricilerle savaşılmasını emrederken, zalim yöneticilerle savaşılmasını yasaklamıştır. İçki içen kimse hakkında: “Ona lanet etme! Zira o Allah’ı ve rasulünü seviyor” buyrulmuştur. Fakat Zu’l-Huveysira hakkında şöyle buyurmuştur: “Bunun soyundan Kur’an’ı okuyan, okudukları gırtlaklarından inmeyen, dinden (bir rivayette: İslam’dan) okun yaydan çıktığı gibi çıkan bir topluluk çıkacaktır. Biriniz onların namazı yanında kendi namazını, onların orucu yanında kendi orucunu, Kur’an okuyuşları yanında kendi okuyuşunu beğenmeyecektir. Onlarla nerede karşılaşırsanız öldürün. Zira onların öldürdüğü kimseye ve onları öldürenlere kıyamet gününde Allah katında ecir vardır.”  Önceki kaideler gibi bu kaideyi birçok delilleriyle kaydetmiştim. Sonra günahkârlar, hırsızlık, zina, içki içme, malı bâtıl yolla yemek gibi yasaklanan bazı günahları işlemişlerdir. Bid’at ehlinin günahları ise emrolundukları; sünnete ve müminlerin cemaatine uymayı terk etmektir. Haricilerin bid’atlerinin aslı, onlara göre Kur’an’ın zahirine aykırı görünen hususta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve O’na tabi olanlara itaat etmeyi uygun görmemeleridir. Bu farzın terk edilmesidir. Yine Rafıziler sahabenin adil oluşlarını, onları sevip bağışlanma dilemek gerektiğini kabul etmezler. Bu da farzın terkidir. Kaderiyye Allah Teâlâ’nın kadim ilmine, kapsamlı meşiyetine (dilemesine) ve kâmil kudretine iman etmezler. Bu da farzın terkidir. Cebriyye kulun kudretini ve meşiyetini (dilemesini) ispat etmez, işi tamamen kadere yüklerler. Bu da farzın terk edilmesidir. Orta yollu Murcieler de böyledir. Onların bid’atleri, fakihlerin bid’atlerinden olup, imamların hiçbiri katında küfür olmasa da, ashabımızdan bazısı onları tekfir edilen bid’atçilere dâhil etmiş ve bu konuda yanlış yapmışlardır. Onlar ancak amelleri veya sözleri imana dâhil görmedikleri için farzı terk etmişlerdir. Murcie’nin aşırılarına gelince cezalandırmayı inkâr etmekte, nasların sadece korkutma içerdiğini, bunların hakikati olmadığını iddia etmektedirler. Bu büyük bir sözdür. Bu da farzı terk etmektir. Yine Vaidiyye, büyük günah işleyenlerin cehennemden çıkacaklarını reddetmekte, şefaati kabul etmemektedirler. Bu da farzın terkidir.
Eğer şöyle denilirse: “Bu durum, bu haram inanca sahip olan kimsenin tekfirini, fasık sayılmasını ve cehennemde ebedi kalmasını gerektirmez mi?”
Şöyle denilir: Onlar bu konuda Ehl-i Sünnetin yanında; müminler ile kâfirler menzilesindedirler. Kitap, sünnet ve icma’ın delalet ettiği bir şeye imanı terk etmek sapıklıktır. Böyle bir şeyin varlığına itikad etmese de böyledir. Eğer bu da eklenirse iki durum bir araya gelmiş olur. Onlarda sünnetten bir esas olsa dahi bid’ate düşmüş olurlar.”[6]
Başka bir yerde de şöyle demiştir: “Nefsine zulmetmiş olan iman ehline gelince, onunla beraber imanı ve takvası oranında Allah’ın yakınlığı vardır. Nitekim fücuru oranında da bunun zıddı söz konusudur. Bir şahısta ödüllendirmeyi gerektiren iyilikler ile cezayı gerektiren kötülükler bir araya gelirse, ödüllendirilir de, cezalandırılır da. Bu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bütün ashabının, İslam imamlarının ve Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in görüşüdür. Onlara göre kalbinde zerre ağırlığınca iman bulunan kimse cehennemde ebedi kalmaz. Hariciler ve Mu’tezile gibi, bu kimsenin ebedi olarak cehennemde kalacağını söyleyenler şöyle derler: “Kıble ehlinden cehenneme giren bir kimse oradan çıkamaz. Büyük günah sahiplerine ne cehenneme girmelerinden önce, ne de girmelerinden sonra, ne rasulün şefaati ne de başkasının şefaati söz konusudur.” Onlara göre bir şahısta ödül ve ceza, iyiliklerle kötülükler bir araya gelemez. Bilakis kim ödüllendirilirse o cezalandırılmaz, kim de cezalandırılırsa o ödüllendirilmez. Bu esasın kitap, sünnet ve ümmetin selefinin icmaından delilleri pek çoktur. Ancak burası bu konunun genişçe inceleneceği yer değildir. Bunun üzerine birçok meseleler ortaya çıkar. Bu yüzden hakiki bir imana sahip kimsenin, günahları olsa dahi, imanı oranında bu amellerden işlemesi mutlaka zorunludur. Nitekim Buhârî Sahih’inde Ömer b. el-Hattab radıyallahu anh’den şöyle rivayet etmiştir:
“Hımar (eşek) denilen birisi vardı. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem güldüren biriydi. İçki de içerdi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ona sopa cezası uygulardı. Bir defasında birisi: “Allah ona lanet etsin, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e ne de çok getiriliyor” dedi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bu adama şöyle buyurdu: “Ona lanet etme! Zira o Allah’ı ve rasulünü seviyor” Bu bize gösteriyor ki, içki içme günahını ve daha başkasını işleyen kimse Allah’ı ve rasulünü seviyor olabilir. Allah’ı ve rasulünü sevmek imanın en sağlam kulpudur. Nitekim zahid bir âbidde bir açıdan Allah ve rasulünü öfkelendiren bir bid’at ve nifak bulunabilir.  Sahih’te ve daha başka eserlerde gelen hadisten şöyle anlaşılmaktadır: Müminlerin emiri Ali b. Ebi Taib radıyallahu anh, Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh ve başkaları Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in Hariciler hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Biriniz onların namazı yanında kendi namazını, onların orucu yanında kendi orucunu, onların Kur’an okuyuşları yanında kendi okuyuşunu beğenmez. Okudukları Kur’an gırtlaklarını aşmaz ve okun yaydan çıktığı gibi İslam’dan çıkarlar. Onlarla nerede karşılaşırsanız öldürün. Zira onları öldürene ve onlar tarafından öldürülene kıyamet gününde Allah katında ecir vardır. Şayet onlarla karşılaşırsam Ad’ın öldürüldüğü gibi onlarla savaşırım.”
Onlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı ve müminlerin emiri Ali b. Ebi Talib radıyallahu anh’ın, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in emriyle kendileriyle savaştıkları kimselerdir. Sahih hadiste Nebî sallallahu aleyhi ve sellem onlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Müslümanlar arasında ayrılık olduğu zaman bir fırka çıkar, iki taifeden hakka en yakın olanı onlarla savaşır.”
Bu yüzden Sufyan es-Sevri ve daha başka İslam imamları şöyle demişlerdir: “Bid’at, İblise, günahtan daha sevimli gelir. Çünkü bid’atten tevbe edilmez. Ama günahtan tevbe edilir.” Bu sözlerinin manası şudur: Muhakkak ki bid’atten tevbe edilmez.” Çünkü bid’atçi bid’atini Allah’ın ve rasulünün meşru kılmadığı bir din edinmiştir. Lakin kötü ameli kendisine süslenmiş ve onu güzel görmüştür. Bu yüzden onu güzel gördüğü sürece ondan tevbe etmez. Zira tevbenin başı, yaptığı şeyin tevbe edilmesi gereken kötü bir şey olduğunu veya onu terk etmenin farz olarak veya müstehap olarak emrolunan bir iyilik olduğunu bilmektir.  Hakikatte kötülük olan bu şeyi, bir iyilik olarak gördüğü sürece ondan tevbe etmez. Lakin Allah’ın hidayet etmesi ve hakka irşad etmesiyle hak kendisine ortaya çıkarsa tevbe etmesi mümkün olur. Nitekim Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın hidayet ettiği kâfirler, münafıklar, bid’at ve sapıklık ehli taifeler vardır. Bu, hakkı bildikten sonra ona tabi olmakla söz konusu olur. Bildiğiyle amel edeni Allah bilmediği şeylere de varis kılar.”[7]
Derim ki: Bu iki nakilden anlıyoruz ki bid’atçi ile günahkâr arasında fark vardır:
* Günahkârın itikadı ve imanı sahihtir, fiili ise dine aykırıdır. Bu yüzden imanı ve günahı haram sayması açısından övülür, günahı işlemesi açısından da kınanır.
* Bid’atçiye gelince, itikadı bozuktur. O hakiki imanı terk ederek bu hususta muhalefet etmiştir. Çünkü bu muhalefetinin meşru olduğuna itikat etmektedir. Onun durumunun hakikati, kendisine (ilim) ulaşmış ve zıt düşmüştür. Dine zıt düşmesi Allame eş-Şatibî rahimehullah’ın el-İ’tisam’da zikrettiği gibi, din için bu fiiliyle muhalefet etmesidir.
Peki bu bid’atçiye hangi açıdan yakınlık gösterilecek? Onun, kendisi için sevgi gösterilecek sahih itikadı olmadığı gibi meşru bir fiili de yoktur!!
* Günahkâr kimseler yasaklandıkları bazı şeyleri işlerler. Bid’at ehli ise emrolundukları; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e itaat ve ittibayı terk ederler. Bu farz olan imanı terk etmektir.  Nitekim bu, bozuk itikatlar gibi yasaklanmış şeyleri işlemeyi de içerebilir. Böylece sapıklıkları daha fazla artar.
* Günahkârlar kendilerinin dine muhalefet etmekle günahkâr olduklarını ve tevbe etmeleri gerektiğini bilirler. Ancak baskın gelen şehvetin galebesi ve imanlarının zayıflığı sebebiyle bunları işlerler. Bid’at ehline gelince onlara kötü amelleri süslenmiş ve bu kötülükleri iyilik olarak görmüşlerdir. Bundan dolayı tevbe etmeleri gerektiğini görmezler. Çünkü onlar dine muhalif olduklarını düşünmezler. Bu yüzden bid’at İblis için günahtan daha sevimlidir.
Allah kendisine rahmet etsin İmam el-Berbehârî Şerhu’s-Sunne’de şöyle demiştir: “Bir kimsede bid’atlerden bir şey ortaya çıkarsa ondan sakın. Zira sana ortaya çıkardıklarından daha fazlasını gizler. Sünnet ehlinden bir kimsenin kötü bir yol ve gidişatta olduğunu, fasık, facir ve zalim bir günahkar olduğunu görsen, onunla arkadaşlık edip beraber oturabilirsin. Zira onun günahı sana zarar vermez. Ama ibadette gayretli olan zahid bir kimsenin hevâ sahibi olduğunu görürsen onunla oturma, sözünü dinleme, yolda onunla beraber yürüme. Zira kendi yolunu süslü gösterip seni tehlikeye düşürmesinden emin olunamaz.”
İkinci Açı: Ehl-i Sünnet imamları akideye dair eserlerinde bid’at ehlinden buğz edip düşmanlık gösterme konusunu zikretmişler, mutlak olarak herhangi bir açıdan onlara sevgi ve yakınlık gösterilmesini zikretmemişlerdir. Nitekim bu hususu şehvetleri sebebiyle isyan ve günah ehli olanlar hakkında zikretmişlerdir.
Bu imamların yaptıkları, iki durum arasında fark olduğunu gösterir. Bunların arasında ayrım yapmayan önceki imamların yolu üzerinde değildir
İmam İbn Batta rahimehullah, el-İbânetu’l-Kubrâ’da şöyle demiştir: “Dinin hususunda bid’at ehlinden hiç kimseye danışma, yolculuğunda onunla arkadaşlık etme. Mümkünse onunla yakın komşu da olma. Zikrettiğimiz hususlardan bir şeye itikad eden herkese karşı darılıp öfkelenmemiz ve bu kimselere yakınlık gösteren, onları destekleyen, savunan ve arkadaşlık eden herkesi de terk etmemiz sünnettendir. Kişi bunu yaparsa sünneti izhar etmiş olur.”
İmam Ebu Osman es-Sâbûnî rahimehullah, Akidetu’s-Selefi ve Ashabi’l-Hadis kitabında şöyle demiştir: “Bid’at ehlini kahretmek, onları zelil etmek, aşağılamak, onlardan uzaklaşmak, onları uzaklaştırmak, onlarla arkadaşlık edenlerden ve beraber bulunanlardan da uzaklaşmak, böylece onlardan uzaklaşıp terk etmek suretiyle Allah Azze ve Celle’ye yakınlaşmak görüşünde ittifak etmişlerdir."
Yine şöyle demiştir: “Bid’at ve sapıklık ehlinden uzaklaşırlar, hevâ ve cehalet sahiplerine düşmanlık ederler, dinde ondan olmayan şeyler çıkaran bid’at ehline buğz ederler. Onları sevmez ve onlarla arkadaşlık etmez, onların sözlerini dinlemez ve onlarla oturmazlar.”
İmam Begavî rahimehullah da Şerhu’s-Sunne’de şöyle demiştir: “Sahabe, tabiun ve onlara tâbî olan sünnet âlimleri, bid’at ehline düşmanlık edip onları terk etmek hususunda söz birliği (icma) etmişlerdir.”
Şeyh Hamûd et-Tuveycirî rahimehullah, el-Kavlu’l-Belîğ Fi’t-Tahzîri Min Cemâati’t-Tebliğ’de şöyle demiştir: “Salih selef bid’at ehlinden sakındırmış ve onlardan sakındırma hususunda mübalağa göstermişlerdir. Onlarla oturmayı, arkadaşlık etmeyi, sözlerini dinlemeyi yasaklamışlar ve onlardan uzaklaşmayı, düşmanlık göstermeyi, onlara buğz etmeyi ve onları terk etmeyi emretmişlerdir.”[8]
Şeyh İbn Useymin rahimehullah şöyle demiştir: “Bid’at ehlini terk etmek ile kastedilen; onlardan uzaklaşmak, onlara sevgi ve yakınlık göstermeyi, onlara selam vermeyi, ziyaret etmeyi, hasta ziyaretinde bulunmayı ve benzerlerini terk etmektir. Bid’at ehlini terk etmek, Allah Teâlâ’nın şu ayetinden dolayı farzdır: “Allah'a ve âhiret gününe îman eden bir kavmin, babaları yahut oğulları yahut kardeşleri yahut da akrabaları bile olsalar, Allah'a ve Rasûlüne karşı gelen kimselere sevgi beslediklerini göremezsin.” (Mucadele 22)”[9]
Bid’at ehli Allah’a ve rasulüne karşı gelenlerdendir. Onlara sevgi beslenmez ve yakınlık gösterilemez. Bu konuda ümmetin selefi ittifak etmişlerdir. Onların menhecinde gitmek ve onlara muhalefet etmemek farzdır.
Bir kimse şöyle diyebilir: “Bid’atçiye sevgi ve yakınlık gösterilmeyecek ve değer verilip hiçbir açıdan övülmeyecekse, bu onu kâfire benzetmek olmaz mı? Veya o bir kâfir midir ki, ona hiçbir açıdan sevgi ve yakınlık gösterilmiyor?
Cevap: Şüphesiz bid’at ehline buğz etmek ve düşmanlık göstermek, sakındırma ve ta’zir babındandır, kafir ve mürtet sayma babından değildir. Mesela ona selam vermemek, arkadaşlık etmemek, onunla oturmamak, hastalandığında ziyaret etmemek, öldüğünde cenaze namazını kılmamak gibi hükümleri uygulayan kimse hakkında: “Bid’at sahibini tekfir ediyor” denilebilir mi?
İşte bunun gibi, bid’atçiye hiçbir açıdan sevgi ve yakınlık göstermeyen kimseye de, eğer bid’ati küfre sokan bir bid’at değilse, onu tekfir etmediği söylenir. Bu tavır ancak sakındırma, ta’zir ve dinde nasihat babındandır.
Tekfir edilmeyen bid’at ehli, bu dinin fasıklarından ise, aynı günahkarlarda olduğu gibi onlarda da övgüyü ve yakınlığı gerektiren haller ile kınanmayı ve düşmanlığı gerektiren haller bir araya gelmiş olabilir. Lakin bid’atçiye övgüde bulunmaktan ve ona yakınlık göstermekten yasaklanması, cezalandırma, Müslümanlara nasihat ve suçluların yoluna tabi olmaktan sakındırma babındandır. Çünkü insanlar günahkarlara aldanmazlar ama bid’at sahibine aldanırlar.
Başarılı kılacak olan Allah’tır.




[1] Mecmuu’l-Fetava (35/94-95)
[2] Mecmuu’l-Fetava (28/209)
[3] Mecmuu’l-Fetava (10/366)
[4] Minhacu’s-Sunne (5/241)
[5] Minhacu’s-Sunne (5/249)
[6] Mecmuu’l-Fetava (10/103-105)
[7] Mecmuu’l-Fetava 10/7-10)
[8] El-Kavlu’l-Beliğ (s.31-33)
[9] Lum’atu’l-İtikad (s.110)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)