Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

23 Mayıs 2020 Cumartesi

Şarabı Sirkeye Çevirmek ve Domuz Derisi Hakkında

Soru: Selamun aleyküm, Birkaç hadis meselesi hakkinda konusunda sorum olacaktı. Günümüzde mamüllerin çoğunda sirke var. Mesela turşu, mayonez, vs. Sirke kendiliginden oluşursa helal ve temiz olduğunda ittifak var okugudum kadar. Lakin bu sirke mesela içine birşeyler katilarak müdahale ile yapılırsa bu sirke temiz  ve helal olmadigini okudum ve buna dair Ömer radiAllaahu anh'dan bir eser zikrediliyor, keza Ebu Ubeyd "Kitabul Emval" adlı eserinde böyle bir sirkenin caiz olmadığı yönünde fikir beyan ediyor. 
Fakat Buhari ve başka kitaplarda sahabeden Ebu Derda'nin "Mürriy" adında bir çorba ki bu zikredildigine göre balik, tuz ve şarabın karışımı ile pişirilip yapıldığını deniliyor, onun ateşin şarabı öldürdüğünü zikrediyor ki gösteriyor ki şaraba bişey katılsa bile o temiz hala döner adı geçen sahabenin görüşüne göre. Fakat Ebu Ubeyd "Kitabul Emval" adlı eserinde bu rivayete anlamadığım bir itiraz getiriyor.
Ebu Talha rivayetinde şarabin sirkeye donusturmesini Rasulullaah yasakların, hanefilerden olan Serahsi "Kitabul Mebsut" ta: Ebu Talha rivayetinde bazi raviler şoyle rivayette bulunmuştur (Onlari sirke yapmayayımmı?) diye sordugunda, Peygamber (sav) (Evet, yap) buyurdu. 
Hadisler ve eserler ışığında şaraba mudahale edilirek sirkenin hükmü nedir?
Ikinci konu ise domuzun derisi kat kat olduğundan tabaklama temizlemez deniliyor. Hadisler ve eserler ışığında bunun hükmü nedir?
Cevap: Aleykum selam Yahya b. Abbad rahimehullah’tan: “Enes b. Malik radiyallahu anh dedi ki:
سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنِ الْخَمْرِ تُتَّخَذُ خَلًّا؟ فَقَالَ لَا
“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e şarapten sirke elde etmek hakkında soruldu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Hayır” buyurdu.”[1]
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olanlar bu manadadır. Serahsi’nin Mebsutundan nakledilen Ebu Talha radiyallahu anh rivayetine gelince isnadı sabit olmayıp, sahih olarak sabit olanlara da aykırı olduğundan münkerdir. Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yetimlere ait şarap hakkında defalarca sorulmuş, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onun dökülmesini emretmiştir.[2] Şayet kasıtlı müdahale ile şarabın sirkeye çevrilmesi caiz olsaydı, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yetimlerin malının zayi edilmesini emretmezdi.
Ömer radiyallahu anh’den gelen rivayetin metni şu şekildedir: Eslem rahimehullah’tan: “Ömer radıyallahu anh şöyle dedi:
لَا تَأْكُلْ خَلًّا مِنْ خَمْرٍ أُفْسِدَتْ حَتَّى يَبْدَأَ اللَّهُ بِفَسَادِهَا وَذَلِكَ حِينَ طَابَ الْخَلُّ وَلَا بَأْسَ عَلَى امْرِئٍ أَصَابَ خَلًّا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ أَنْ يَبْتَاعَهُ مَا لَمْ يَعْلَمْ أَنَّهُمْ تَعَمَّدُوا إِفْسَادَهَا
“Allah tarafından sirkeye dönüşmedikçe (İnsanlar tarafından etki edilerek) şaraptan elde edilen sirkeyi içme. Allah’ın takdiri ile (kendiliğinden) bozularak sirke haline gelmiş ise helal olur. Kişinin, kasten şaraptan sirkeye çevirdiklerini bilmediği sürece, kitap ehlinden aldığı sirkeyi satmasında sakınca yoktur.”[3]
Mürrî denilen sirkeye gelince: Cubeyr b. Nufeyr rahimehullah’tan: “Ebu’d-Derdâ radiyallahu anh dedi ki:
لَا بَأْسَ بِالْمُرِّيِّ ذَبَحَتْهُ الشَّمْسُ وَالْمِلْحُ وَالْحِيتَانُ
“İster güneşte bekletilerek, ister tuz ve ister balık etkisiyle yapılan murrî (sirkesin)de sakınca yoktur.”[4] Buhârî bunu muallak olarak zikretmiştir.
Ebu Ubeyd rahimehullah dedi ki: “Bu Şam’lı kitap ehlinin üzüm suyundan elde ettikleri bir içecek olup, müslümanlar tarafından “mürrî” adıyla satın alınmaktadır. Habuki nasıl imal edildiği hususunda bilgileri yoktur. Bu, Ömer radiyallahu anh’ın az önce geçen sözü gibidir. Dolayısıyla Ömer radiyallahu anh’ın burada kitap ehline şarabı sirkeye çevirmelerine ruhsat verdiğini, müslümanların ise kasten şaraptan sirke elde etmesinden yasakladığını görüyoruz.”
İbrahim el-Harbî rahimehullah dedi ki: “Murrî, Şam’da şarabın içine tuz ve balık katılıp güneşte şarabın tadı değişene kadar bekletilen ve murrî denilen yemeğe dönüştürülen bir yiyecektir.”
Sitede daha önce istihlak ve istihale (transformasyon) konusunda yazılar yazmıştım:
İkinci mesele domuzun derisinin tabaklanması meselesidir. İbn Abbas radiyallahu anhuma’nın rivayet ettiği hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:
أَيُّمَا إِهَابٍ دُبِغَ فَقَدْ طَهُرَ
“Herhangi bir deri tabaklanınca temizlenmiş demektir”[5] buyurmuştur. Böylece genel bir siga ile bütün derilerin tabaklandıkları takdirde temiz olacağını beyan etmiştir. Bu hadis bir koyun leşinin derisi hakkında sorulunca varid olmuştur. Ayette leş de domuz etiyle birlikte zikredilen şeylerdendir. Bu, domuz derisini necis kabul eden âlimlerin görüşlerine göre böyledir. Domuz derisinin tabaklanma kabul edip etmediğini de domuz derisini necis gören âlimler tartışmışlardır. Lakin meselenin diğer bir açısı, Bakara 173, Maide 3, Enâm 145 ve Nahl 115. ayetlerinde domuzun herşeyi değil, eti zikredilmektedir. Lahmu’l-hinzîr tabirine domuzun yalnızca eti ve yağı dâhil olur. Birçok âlim necis olduğu görüşünde olsalar da, domuz derisinin necis olduğunu ifade eden bir nas bilmiyorum. Domuzun herşeyinin necis olduğunu söyleyen âlimler:
إِلَّا أَنْ يَكُونَ مَيْتَةً أَوْ دَمًا مَسْفُوحًا أَوْ لَحْمَ خِنْزِيرٍ فَإِنَّهُ رِجْسٌ أَوْ فِسْقًا
“Ancak ölü veya akıtılmış kan, domuz eti –ki o gerçekten de murdardır- yahut günah işlenerek Allah’tan başkası adına kesilenler müstesna” (En’âm 145) ayetindeki “feinnehu ricsun” ifadesinde zamirin hinzir kelimesine mi yoksa lahm kelimesine mi döndüğü konusundaki ihtilafı öne sürerler. Ancak zamir “hinzir” kelimesine dönse dahi rics kelimesi necaseti değil, isyan, şirk, günahlar, küfür gibi manevî pislikleri ifade eder. Domuzun herşeyinin haram olduğu hususunda ittifak vardır, lakin necaset hükmü haramlıktan başka bir şeydir.
Aksini gösteren bir delil olmadığı sürece eşyada aslolan taharettir. Nitekim İbn Abdilber el-İstizkar’da (5/305) Sahnun’dan: “Domuz derisi tabaklandığı zaman sakınca yoktur” dediğini nakletmiştir. Yine aynı yerde Davud b. Ali ez-Zahiri ve Muhammed b. Abdillah b. Abdilhakem’den de bu görüşü nakletmiştir.
Allah en iyi bilendir.


[1] Sahih. Muslim (1983) Ebu Ubeyd el-Emval (282)
[2] Sahih. Ebu Ubeyd el-Emval (281) Abdurrazzak (10049)
[3] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Ebu Ubeyd el-Emval (288) İbn Zencuye el-Emval (438) Abdurrazzak (9/253) İbn Ebi Şeybe (5/513) Beyhakî (6/37)
[4] Muslim'in şartına göre sahih. Ebu Ubeyd el-Emval (294) İbn Zencuye el-Emval (446) Tahavî Şerhu Muşkili'l-Âsâr (8/396) İbn Ebî Şeybe (24534) Abdurrazzak (17109)
[5] Sahih. İbn Hibbân (4/103) İbn Carud el-Munteka (61) Ahmed (1/219, 270, 343) Tirmizî (1728) Nesâî (4241) İbn Mâce (3609)

İçkiyi Helal Sayanların Tevilinin Kabul Edilmeyip İstitabe Uygulanması

قَالَ الطحاوي في شرح معاني الآثار حَدَّثَنَا فَهْدٌ قَالَ حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ سَعِيدٍ الْأَصْبَهَانِيُّ قَالَ أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ فُضَيْلٍ عَنْ عَطَاءِ بْنِ السَّائِبِ عَنْ أَبِي عَبْدِ الرَّحْمَنِ السُّلَمِيِّ عَنْ عَلِيٍّ قَالَ شَرِبَ نَفَرٌ مِنْ أَهْلِ الشَّامِ الْخَمْرَ وَعَلَيْهِمْ يَوْمَئِذٍ يَزِيدُ بْنُ أَبِي سُفْيَانَ وَقَالُوا هِيَ حَلَالٌ وَتَأَوَّلُوا { لَيْسَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جُنَاحٌ فِيمَا طَعِمُوا} الْآيَةَ فَكَتَبَ فِيهِمْ إِلَى عُمَرَ فَكَتَبَ عُمَرُ أَنِ ابْعَثْ بِهِمْ إِلَيَّ قَبْلَ أَنْ يُفْسِدُوا مَنْ قِبَلَكَ فَلَمَّا قَدِمُوا عَلَى عُمَرَ اسْتَشَارَ فِيهِمِ النَّاسَ فَقَالُوا يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ نَرَى أَنَّهُمْ قَدْ كَذَبُوا عَلَى اللهِ وَشَرَعُوا فِي دِينِهِمْ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللهُ فَاضْرِبْ أَعْنَاقَهُمْ وَعَلِيٌّ سَاكِتٌ فَقَالَ مَا تَقُولُ يَا أَبَا الْحَسَنِ؟ قَالَ أَرَى أَنْ تَسْتَتِيبَهُمْ فَإِنْ تَابُوا ضَرَبْتُهُمْ ثَمَانِينَ ثَمَانِينَ لِشُرْبِهِمِ الْخَمْرَ وَإِنْ لَمْ يَتُوبُوا ضَرَبْتُ أَعْنَاقَهُمْ فَإِنَّهُمْ قَدْ كَذَبُوا عَلَى اللهِ وَشَرَعُوا فِي دِينِهِمْ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللهُ فَاسْتَتَابَهُمْ فَتَابُوا فَضَرَبَهُمْ ثَمَانِينَ ثَمَانِينَ

Ebu Abdirrahman es-Sulemî rahimehullah’tan: “Ali b. Ebi Talib radiyallahu anh dedi ki:

“Şam halkından bir grup sarhoş edici içki içtiler. O zaman valileri Yezid b. Ebi Sufyan radıyallahu anhuma idi. “Bu helaldir” dediler ve: “İman eden ve salih amel işleyenlere tattıkları şeylerden dolayı günah yoktur” (Maide 93) ayetini te’vil ettiler. Yezid b. Ebi Sufyan onlar hakkında Ömer radiyallahu anh’e yazdı. Ömer radiyallahu anh de: 

“O taraftakileri ifsat etmeden önce onları bana gönder” diye yazdı. Onlar geldikleri zaman Ömer radiyallahu anh onların durumu hakkında insanlarla istişare etti. Dediler ki:

“Ey mü’minlerin emiri! Biz onların Allah adına yalan söylediklerini ve dinlerinde Allah’ın izin vermediği şeyleri meşru kıldıklarını görüyoruz. Onların boyunlarını vur.” Ali radiyallahu anh sükut ediyordu. Ömer radiyallahu anh ona: “Sen ne dersin ey Ebu’l-Hasen?” diye sordu. Ali radiyallahu anh dedi ki:

“Ben onlara istitabe uygulaman görüşündeyim. Eğer tevbe ederlerse onlara içki içtikleri için seksen sopa vurursun. Eğer tevbe etmezlerse boyunlarını vurursun. Zira onlar Allah adına yalan söylediler ve dinlerinde Allah’ın izin vermediği şeyi meşru kıldılar.” Bunun üzerine Ömer radiyallahu anh istitabe uyguladı ve tevbe ettiler. Onlara seksen sopa had vuruldu.”[1]



[1] Buhârî'nin şartına göre sahih. Tahavî Şerhu Meâni'l-Âsâr (37154) İbn Ebî Şeybe (5/503)

Kıble Ehliyle Kastedilen Nedir?


Hanefi Muhaddis Muhammed Enver Şah el-Keşmirî’nin İkfaru’l-Mulhidîn Kitabından Alıntılar


Taftazanî, Makasidu’t-Talibin Fi Usuli’d-Din kitabında şöyle der: “Kâfir eğer iman iddia ederse ona münafık denilir. İslam’dan sonra kâfir olursa mürteddir. Eğer birden fazla ilah olduğunu söylerse müşriktir. Eğer bazı dinleri din edinirse ona Kitabî denir. Eğer olayları zamana dayandırırsa ve zamanın kıdemine itikad ederse dehrîdir. Eğer yaratıcının varlığını inkar ederse Muattıl’dır. Eğer içinde ittifakla küfür olan inançları gizlerse zındıktır.”


Şerhinde şöyle demiştir: “İmanı olmayan kafir iman etmiş gibi görünürse münafık ismiyle anılır. Eğer müslüman olduktan sonra kafir olmuşsa İslam’dan döndüğü için o mürted ismiyle anılır. Eğer iki veya daha fazla ilah olduğunu söylerse uluhiyette ortak kabul ettiği için müşrik ismiyle anılır.  Eğer bazı dinleri ve nesh olunmuş kitapları din edinirse Yahudi veya hristiyan gibi kitap ehli kafir olarak anılır. Eğer zamanın kadim olduğunu söyler ve hadiseleri zamana bağlarsa dehrî (materyalist) diye anılır. Eğer yaratıcının varlığını kabul etmiyorsa ona muattıl (ateist) denilir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in nebî olduğunu itiraf eder ve islam alametlerini izhar eder de küfür oluşunda ittifak edilen bir küfrü gizlerse o zındıktır. Zındık kelimesi kıptilerin zamanındaki Mezdek’in ortaya koyduğu ve Zerdüşt’ün getiriğ mecusilerin kitabının tevili olduğunu iddia ettiği Zend adlı kitaba nispet edilir. Onlar Zerdüşt’ün nebileri olduğunu iddia ederler. Zındık küfrünü gizler ve bozuk akidesini doğru bir akideymiş gibi çıkararak yayar. Küfrü içinde gizlemesi ile kastedilen budur…


Denildi ki: Gizli bir küfürle irtidat etmişse onun müslümanlığı kabul edilmez. Zındıklar ve Batiniler böyledir. İçinde küfür olan inançları gizlemesi ile kastedilen, insanlardan gizlemesi değildir. Bilakis kastedilen; islama aykırı olan ve küfür oluşunda icma olan bir şeye itikad eder ve bunun İslam’dan olduğunu iddia eder. Bu konuda dayanak, İbn Ömer radiyallahu anh’den gelen şu rivayettir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:


“Bu ümmette suretlerin değişmesi olacaktır. Dikkat edin! Bu kaderi yalanlayanlarda ve zındıklarda olacaktır.” El-Hasais kitabında isnadının sahih olduğu belirtilmiştir…”


Kıble Ehlinin Tekfir Edilmemesi İle Kastedilen Nedir?


Taftazani, el-Makasid’de şöyle dedi: “Yedinci Konu: Kıble Ehlinden Hakka Muhalif Olanın Hükmü: Bu kimse, kainatın sonradan var edilmiş olduğu, bedenlerin haşredilmesi ve benzerleri gibi dinden zorunlu olarak bilinen bir şeye aykırı düşmedikçe kâfir sayılmaz…” Daha sonra el-Keşmirî, Kıble ehliyle kastedilenin, dinde bilinmesi zaruri olan meseleleri kabul edenler demek olduğuna dair nakiller yapar.


Dinin Zarurî Meselelerinde Te’vil Kabul Edilmez, Bu Konuda Te’vil Yapan Tekfir Edilir


Kıble ehlini tekfir etmemek, el-Eşarî ve fakihlerin sözlerine uygundur. Lakin İslamî fırkaların akidelerini araştırdığımızda kesin olak küfür gerektiren şeyler buluruz. Kıble ehlini küfrü gerektirmeyen şeyler getirmedikleri sürece tekfir etmeyiz. Bu Allah Teâlâ’nın: “Muhakkak ki Allah bütün günahları bağışlar” ayetinde geçtiği gibidir. Bununla beraber küfür bağışlanmaz. Ehl-i Sünnetin cumhuru olan fakihler ve kelamcılar, kıble ehlinden olan bidatçileri, dinde bilinmesi zaruri olmayan meselelerdeki te’villerinden dolayı tekfir etmezler. Çünkü Ebu’l-Beka külliyatında geçen ibarelerin çoğunda geldiği gibi, te’vilde şüphe vardır. Dinde bilinmesi zorunlu olan kesin icmaya aykırı düşmek ise küfürdür. Dinde bilinmesi zorunlu olan bir şeyi inkar edenin kafir olduğu hususunda bir ihtilaf yoktur. Tartışma yalnızca te’vil ile kesinleşen meseleleri inkar edenin tekfiri konusundadır. Nitekim Ehl-i sünnetten olan fakihlerden ve kelamcılardan bir çok kimse onların da tekfir edileceği görüşündedir. Ehli Sünnetin cumhuru ise dinde bilinmesi zaruri olmayan meselelerde tevilde bulunan kıble ehli bidatçilerin tekfir edilmeyeceği görüşündedir. Hizanetu’l-Curcani, el-Muhitu’l-Burhani, Ahkamu’r-Razi ve Usulu’l-Pezdevi kitaplarında geçtiği gibi te’vilde şüphe vardır. “


El-Keşmiri bu bölümü şu sözleriyle tamamlamıştır:


Üzerinde icma edilmiş ve dinde zaruri olarak bilinen bir şeyi inkar eden kimse: Bunlar havasın (alimlerin) ve avamın (alim olmayanların) şüphe söz konusu olmaksızın bildikleri konulardır. Namazın, orucun farz oluşu, zinanın ve sarhoş edici içkilerin haram oluşu gibi. Bunları inkar eden kesin olarak kafir olur. Çünkü bunları inkar Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlamak demektir…”


Hülasa: Bu nakillerden gaye, kendilerini Hanefî mezhebine nispet eden sapık halka karşı yine Hanefî bir Muhaddis alim olan Enver Şah Keşmiri’nin eserinden nakillerle, kendi mezheplerine göre de küfürde mazeretlerinin bulunmadağını beyan etmektir.


Günümüzde cemaatle namazları yasaklayan bütün idareciler, onları bu konuda onaylayan ve destekleyen herkes, camilerde ezan okuyup cemaatle namaz kılınmasını yasaklayan bütün imamlar, müslümanları evden çıkmaktan ve cemaatten yasaklayan, maske takmak zorunda bırakan bütün emniyet mensupları, jandarmalar, askerler muayyen olarak mürtet kafirler olmuşlardır.  


Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den mütevatir olarak sabit olan hadislerde: “Bize karşı silah taşıyan bizden değildir” buyrulmuştur. Bu küfürden tevbe etmek isteyen ve tekrar İslam’a girmek isteyenler mevcut görevlerinden derhal istifa etmeli, gusledip tevbe ederek yeniden İslam’a girmeleri gerekir. Aksi halde kanlarının, mallarının haramlığı söz konusu değildir! Küfre girmiş diyanet imamlarının arkasında kılınan namazlar sahih değildir!


Bu şahısların tekfirinde hüccet ikamesi şartı aranmaz. Bu kimseler safında mücadele ettikleri liderlerinin hükmüne tabidirler. Liderleri ise mürtettir.


Dinde, kendisi hakkında soruşturma yapılmasına güç yetmeyen kimselere mümtenîu’l-hücce denilir. Müslümanların otoritesinden darulharbe kaçanlar, bir grup veya gücün himayesine sığınanlar, silah ve yandaşlar ile korunanlar bu şekilde mümtenî hükmünde kimselerdir.


Museyleme ve Tuleyha gibi sahte peygamberlerin safına geçen kimseler, şehadet kelimelerini söylemelerine, namaz kılmalarına rağmen mürtet muamelesi görmüşler, mümteniu’l-hucce oldukları için onlara tek tek hüccet ikamesi gibi bir şart aranmamıştır. Yine Haricî fırkalar da mumteniu’l-hucce oldukları için Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara hüccet ikamesi şart koşmaksızın bulundukları yerde öldürülmesini emretmiştir.


Uyduruk korona bahanesiyle kafirlerin yaptırımlarını müslümanların aleyhine olarak uygulayan devletler meşruluğunu yitirmiştir. Müslümanlar üzerinde hiçbir hakları yoktur. Zira müslümanların hükümetlere meşru konularda itaatleri, hükümetlerin dini güvenceye alma vazifesine bağlıdır. Günümüzdeki hükümetler ise din düşmanlarının yerel taşeronluğunu yapmaktadırlar.  


 


22 Mayıs 2020 Cuma

Namaz Esnasında Kur'ân Dışında Dua Edilebilir mi?


Asım b. Humeyd rahimehullah’tan: “Avf b. Malik el-Eşcaî radiyallahu anh dedi ki:


قُمْتُ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَيْلَةً فَقَامَ فَقَرَأَ سُورَةَ الْبَقَرَةِ لَا يَمُرُّ بِآيَةِ رَحْمَةٍ إِلَّا وَقَفَ فَسَأَلَ وَلَا يَمُرُّ بِآيَةِ عَذَابٍ إِلَّا وَقَفَ فَتَعَوَّذَ قَالَ ثُمَّ رَكَعَ بِقَدْرِ قِيَامِهِ يَقُولُ فِي رُكُوعِهِ سُبْحَانَ ذِي الْجَبَرُوتِ وَالْمَلَكُوتِ وَالْكِبْرِيَاءِ وَالْعَظَمَةِ ثُمَّ سَجَدَ بِقَدْرِ قِيَامِهِ ثُمَّ قَالَ فِي سُجُودِهِ مِثْلَ ذَلِكَ ثُمَّ قَامَ فَقَرَأَ بِآلِ عِمْرَانَ ثُمَّ قَرَأَ سُورَةً سُورَةً


“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber gece namazına kalktım. Bakara suresini okudu. Her bir rahmet ayetine geldiğinde duruyor ve istekte bulunuyordu. Her bir azap ayetine geldiğinde duruyor ve sığınıyordu. Sonra rükû etti ve kıyamda durduğu kadar durdu. Rüku’unda şöyle diyordu:


“Kahr ve kudret sa­hibi, izzet ve saltanat sahibi, ululuk ve azamet sahibi olan rabbimi tesbih ve tenzih ederim.” Sonra secde etti, kıyamda durduğu kadar secdede kaldı. Sonra secdelerinde de de aynı şeyleri söyledi. Sonra kalktı, Âl-i İmran suresini ve birer birer sure okudu.”[1]

Şeyh Mukbil b. Hadi Rahimehullah bu hadis için şu başlığı koymuştur: "Namaz esnasında istekte bulunmak ve sığınma duası yapmak. Bu, namazda Kur'ân dışında bir dua yapılmasını yasaklayanlara bir reddiyedir." Camiu's-Sahih (2/197)




[1] Sahih. Ebû Dâvûd (873) Nesâî (1049) Tirmizî Şemail (313) Ahmed (6/24) Firyabi Fadailu’l-Kur’ân (121) Bezzar (7/183) Taberânî (18/61) Taberânî Musnedu’ş-Şamiyyin (2009) Beyhakî (2/310) İbn Asakir Tarihu Dımeşk (25/244) el-Elbani Sahihu Suneni Ebi Davud (776) Mukbil b. Hadi Camiu’s-Sahih (716, 1086, 3938, 4567)

14 Mayıs 2020 Perşembe

Tekfirinde İcma Edilen Tatarlar İle Günümüz Yöneticileri Arasındaki Uyum

Partilerinin İslam ile birlikte anılmasının partilerine bir hakaret olduğunu söyleyen, kafirlerin Büyük Ortadoğu Projesinde eş başkan oluşuyla övünen, kadınların çarşaf giymelerini aşırılık olarak niteleyen, evli kimselerin dahi zina etmesini suç olmaktan çıkaran, swinger ilişkilerin ve deyyusluğun Türkiye’de yayılmasına ortam açan, tesettürün yasak olduğu okullara kız çocuklarının gönderilmesini zorunlu tutan, Mısırda şeriat isteyen kalabalıklara “Demokrasi ve laiklikten vazgeçmeyin” mesajıyla ikna etmekle görevlendirilen, dinin hükümlerinin çağlara göre yeniden yorumlanmasını teklif eden, İstanbul Sözleşmesini onaylayarak cinsel sapkınlıkları insan hakları kapsamına sokan, LGBTİ azgınlarının serbestçe konferans ve yürüyüşler yapmalarına müsaade ettiği halde, din adına tebliğde bulunanlara her türlü engellemeyi yapan, Hadis inkarcılarını, deistleri, rafizi şiileri, sufileri açıktan desteklediği halde Kur’an ve sahih sünneti ümmetin selefi olan sahabe ve tabiinin anlayışıyla anlamak ve yaşamak demek olan selefiliği benimsemiş olan herkesi terörist olarak tanımlayan, Suriyede Golan Tepelerini İsrail’ vermemek için direnen Esedi ve askerlerini tekfir ederek kanlarını ve mallarını helal sayan, Kafir Avrupa ile dostluk münasebetleri içinde olan hain Mürsi’yi kahraman göstermeye çalışan, ülkede kafirden de müslümandan da eşit şekilde vergi alınması şeklinde işleyen zalim düzene hiç müdahale etmeyen, şarkıcı, film artisti, sporcu kimliğinde İslam’ın yasakladığı görünümde olan kadınları taltif eden, güzellik yarışmasında dereceye giren kadınları devlet namına ödüllendiren, ister iman edenlerden olsun, ister kâfirlerden olsun bütün vatandaşlara eşit muamele etmeyi vaad eden, anayasadan mescid ve cami hürriyeti ibaresi yerine “ibadethane” hürriyeti ifadesiyle değişiklik yaparak şirk ehlinin kiliselerinin ve sinagoglarının açılmasına bizzat teşvik veren ve daha burada sayamayacağım birçok küfürler işlemesine rağmen İslam dininden çıkmasına hüküm konusunda yeterli delillerin sabit olmaması sebebiyle yalnızca zındık olarak gördüğümüz mevcut dikta, Cuma ve cemaat namazlarının yasaklanması cürmüyle, kendi itikadına göre de irtidat hükmünü icap ettiren bir suç işlemiştir.  
Zira Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ilk terk edilecek şeyin Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek olacağını, son terk edilecek şeyin ise namaz olduğunu bildirmiş, yöneticilerin can ve mal dokunulmazlıklarını “namazı ikame etmeleri” şartına bağlamıştır. Namaz yasaklandığında ise hiçbir kimsenin tekfirinde mazeret veya bir engel sözkonusu olamaz.

Tatarların tekfiri konusunda ümmetin alimleri icma etmişlerdir. Tekfirinde icma edilen Tatarlar ile günümüzdeki yöneticilerin yaptıklarını buyrun kıyaslayın: 

İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Haruriler, Rafiziler ve benzerleri gibi Haricilerden güç yeten bir kimsenin öldürülmesine gelince, bu konuda fakihlerin iki görüşü vardır ve İmam Ahmed’den iki rivayet vardır. Sahih olanı, onlardan birinin öldürülmesinin caiz olmasıdır. Mesela mezhebine davet edenler gibi. Vaad, tehdit, tekfir ve fasıklığa hükmetme konularındaki naslar sebebiyle, genel kapsama giren muayyen bir şahıs hakkında hükümde bulunmayız. Ta ki hiçbir muarızı olmayan gerektirici bir durum olmadıkça. Nitekim bu kuralı Tekfir’in Kaidesinde genişçe açıkladık. Bu yüzden Nebî sallallahu aleyhi ve sellem “Ben öldüğüm zaman beni yakın, sonra küllerimi denizde savurun. Vallahi Allah bana güç yetirirse alemlerde kimseye yapmadığı bir azabı bana yapar” diyen adamı, Allah’ın kudreti ve bedenini iade etmesi hakkında şüphe etmesine rağmen küfrüne hükmetmemiştir. Bu yüzden alimler İslam’a yeni girmiş olması veya uzak bir çölde yetişmiş olması sebebiyle haramlardan bir şeyi helal sayan kimseyi tekfir etmezler. Çünkü küfre hükmetmek ancak risalet tebliğinin ulaşmasından sonra olur. Bunların çoğuna ise muhalefet ettikleri naslar ulaşmamış olabilir. Rasulün bunlarla gönderilmiş olduğunu bilmiyor olabilir. Bu yüzden küfür hükmü mutlak olarak söylenir, terk edenin tekfir edileceği hüccet ikame edildiği zaman tekfir edilirler.

Din imamları olan fakihlerin söylediklerine gelince; 699 yılında gelen, müslümanları öldürüp zürriyetlerini esir alan, buldukları müslümanlardan yağma yapan, dinin haramlarını delen, müslümanları zelil edip mescidleri, özellikle de Beytu’l-Makdis’i aşağılayan ve orada fesat çıkaran Tatarlar ile savaşmak vaciptir.  Hangi taife bazı farz namazlardan, oruçtan, hacdan, kanların ve malların haramlığını gözetmekten, kâfirlerle cihadı gözetmekten, kitap ehlinden cizye almaktan ve dinin diğer farzları ve yasaklarına riayetten yüz çevirirse – ki bunlar inkarı ve terki konusunda hiçkimsenin mazereti olmayan konulardır – farzlığını inkar eden tekfir edilir. Muhakkak mumteni taife, bunların farzlığını ikrar ediyor olsalar bile onlarla savaşılır. Bu konuda alimler arasında bir ihtilaf bilmiyorum. Fakihler ancak mumteni taifenin sabahın iki rekat sünneti, ezan ve kamet gibi– bunların farz olmadığını söyleyenlere göre -  bazı şiar olan sünnetleri terk etmekte ısrar etmeleri halinde onlarla savaşılıp savaşılmaması hususunda ihtilaf etmişlerdir. Ama zikredilen farzlar ve haramlar konusunda onlarla savaşılması hususunda ihtilaf yoktur. Muhakkik alimler katında bu kimseler, müminlerin emiri Ali b. Ebi Talib radiyallahu anh’e karşı Şam halkının durumu gibi imama karşı ayaklanan veya itaatten çıkan bâgîler menzilesinde değildirler.

Muhakkak ki onlar belli bir imama itaatten çıkan veya yönetimini devirmek için ayaklanan kimselerdir. Ama zikrettiğimiz kimseler salih müslümanlara karşı ayaklanan kimselerdir. Onlarda güç vardır ve İslam’dan kısmî unsurlar da vardır. Lakin onların geneli İslamın kurallarından bir çoğunu veya çoğunluğunu terk etmişlerdir. Öncelikle onlar İslam’ı vacip görmüyorlar ve terkinden dolayı savaşmıyorlar. Bilakis onlar Allah’a ve rasulüne kafir olsa dahi Moğol devletini yücelteni bırakıyorlar, en hayırlı müslümanlardan olsa dahi moğol devletine itaatten çıkanı öldürmeyi helal sayıyorlar. Kafirlerle cihad etmiyorlar, kitap ehlini aşağılayıp cizye almıyorlar, askerlerinden dileyenin güneşe veya aya tapmasına karşı çıkmıyorlar. Hatta onların gidişatının zahiri şudur: Onlara göre adil müslüman; salih veya nafileleri yerine getiren bir müslüman demektir. Kâfir ise onlara göre müslümanlar arasındaki fasık veya nafileleri terk eden kimse konumundadır. Yine onların geneli müslümanların kanlarını ve mallarını haram görmezler. Ancak sultanları bundan yasaklarsa itaat ederler. Dinden dolayı değil, sırf sultana itaat için bunu terk ederler. Onların geneli farzları yerine getirmezler, ne namazı ne zekatı, ne haccı ne de başka farzları. Aralarında Allah’ın hükmüyle hükmetmeyi gözetmezler. Bilakis bir kısmında İslam’a uyan, diğer kısmında İslam’a aykırı olan beşeri kanunlarla hükmederler… Onlar İslama girmişlerdir ancak kurallarını uuygulamazlar.” (İbn Teymiyye Mecmuu’l-Fetava 28/499 vd.)

Yine İbn Teymiyye rahimehullah’a “Onların arasında zorla çıkarılanlar var” diyerek Tatarlarla savaşmaktan kaçınan ordular hakkında soruldu ve denildi ki: “Onlardan biri kaçarsa peşi takip edilir mi?”

Şöyle cevap verdi: “Hamd alemlerin rabbi Allah’adır. Şam beldelerine gelen Tatarlarla savaşmak kitap ve sünnet nassıyla vaciptir. Muhakkak ki Allah Kur’ân’da şöyle buyurmuştur: “Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’a ait oluncaya kadar onlarla savaşın.” Din; itaattir. Dinin (itaatin) bir kısmı Allah için, bir kısmı Allah’tan başkası için olursa din (itaat) tamamen Allah için oluncaya kadar savaşmak vacip olur. Bu yüzden Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve eğer iman edenlerseniz faizden kalanı terk edin.” “Eğer böyle yapmazsanız Allah’a ve rasulüne harp açmış olursunuz.” Bu ayet İslam’a girip namaz kılan, zekat veren lakin faizi terk etmekten kaçınan bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Allah Azze ve Celle onların faizi terk etmedikleri müddetçe Allah’a ve rasulüne karşı harp içinde olduklarını açıklamıştır. Faiz, Allah’ın en son haram kıldığı şeydir ve bu sahibinin rızasıyla alınan bir maldır! Bunlar Allah’a ve rasulüne harp açmış oluyorlar ve onlarla cihad edilmesi vacip oluyorsa, Tatarlar gibi İslamın birçok kurallarını terk edenlerle savaşmak nasıl olur? Nitekim müslümanların alimleri İslamın mütevatir zahiri farzlarından birinden yüz çeviren mümteni taife ile, onlar şehadet kelimelerini söyleleseler de, namazdan, zekattan, Ramazan ayında oruçtan, Kabeyi haccetmekten, aralarında kitap ve sünnetle hükmetmekten kaçınsalar veya fuhşiyatı, sarhoş edici içkileri, mahrem akrabalarla nikahı, haksız yere canları ve malları helal saymaları, faizi, kumarı helal saymaları, kafirlerle cihadı ve kitap ehlinden cizye almayı terk etmeleri gibi İslamın şeriat kurallarını terk etmeleri halinde din tamamen Allah’a ait oluncaya kadar savaşılması hususunda ittifak etmişlerdir…

 Nitekim Sahih’te Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in hariciler hakkında şöyle buyurduğu sabit olmuştur: “Biriniz onların namazı yanında kendi namazını, oruçları yanında kendi orucunu, kıraatleri yanında kendi kıraatini küçümser. Kur’ânı okurlar, okuyuşları gırtlaklarını geçmez. İslamdan okun yaydan çıktığı gibi çıkarlar. Onlarla nerede karşılaşırsanız onları öldürün. Zira onları öldürene kıyamet gününde Allah katında ecir vardır. Onlara yetişirsem Ad kavminin öldürülmesi gibi onları öldürürdüm.” 

Selef ve imamlar bunlarla savaşılması hususunda ittifak etmişlerdir. Onlarla savaşanların ilki Ali b. Ebi Talib radiyallahu anh’dır. Emevi ve Abbasi hilafetlerinin başından beri de müslümanlar emirleriyle beraber onlara karşı savaşmaya devam etmişlerdir. Bu emirler Haccac ve vekilleri gibi zalimler olsa da. Müslümanların bütün imamları haricilerle savaşılmasını emretmişlerdir. Tatarlar İslam şeriatinden çıkış konusunda zekat vermeyenlerden, faizi terk etmeyerek huruc edenlerden daha çok benzerler. Onlarla savaşmak hususunda tereddüt eden kimse İslam dini konusunda insanların en cahillerindendir.  Aralarında zorla çıkarılmış olanlar olsa bile onlarla savaşmak vacip olduğunda savaşılır. Müslümanların bunda ittifakı vardır. Nitekim Abbas radiyallahu anh Bedir günü esir alındığında dedi ki: “Ey Allah’ın rasulü! Ben zorla savaşa çıkarıldım.” Nebî sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Zahirin bizim aleyhimizdedir. Sırrın (iç yüzün) ise Allah’a kalmıştır.” Nitekim alimler kafirlerin orduları müslüman esirleri kalkan olarak kullandıklarında ve savaşmadıkları takdirde müslümanlara zarar gelmesi söz konusu olduğunda, kalkan edinilen müslüman esirler öldürülmek zorunda kalsa bile onlarla savaşılacağı hususunda ittifak etmişlerdir.” (Mecmuu’l-Fetava 28/545 vd.)


Ebu Basir Olayından Çıkan Dersler

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Hudeybiye günü Kureyş ile; onlardan müslüman olup kendisine geleni geri iade etmek üzere anlaşma yapmıştı. Ebu Basir kıssası, Buhârî’nin Sahih’inde, Hudeybiye anlaşmasıyla ilgili uzun metinli rivayetin sonlarında şu şekilde anlatılır:

“Kureyş'ten Ebû Basîr adlı bir adam müslüman olarak ona iltica etti. Ardından onu geri çevirmek için (müşrikler) iki kişi gönderdiler. Dediler ki:

“Yaptığımız anlaşmaya göre bu adamı bi­ze geri vereceksin.” O da onlara Ebû Basîr'i teslim etti. Beraberce geri dön­düler. Zû'l-Huleyfe'ye vardıklarında yemek yemek için oturdular. Hurma yemeye başladı­lar. Ebû Basîr o iki adamdan birine dedi ki:

“Senin bu kılıcın çok hoşuma gitti.” Öbürü ise kılıcını çıkardı. Adam dedi ki:

“Hakikaten bu çok güzeldir, defalarca denedim.” Ebû Basîr:

“Göster de bakayım” dedi. Adam gösterince hemen kılıcı elinden alıp ona bir darbe indir­di, adam cansız yere düştü. Ötekisi kaçtı ve Medine'ye geldi. Koşarak mescide girdi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem onun telaşla koşup geldiğini gö­rünce:

“Bu adam bir korku atlatmış” buyurdu. Adam Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'e yaklaşınca şöyle de­di:

“Vallahi arkadaşım öldürüldü ben de öldü­rülecektim. Çok geçmeden Ebû Basîr de gel­di ve şöyle dedi:

“Ey Allah'ın Nebisi! Sen verdiğin sözü yerine getirdin. Allah'a karşı olan sorumluluğun da yerine getirilmiş oldu. Sen beni onlara geri verdin, sonra Allah beni onların elinden kurtardı.” Bunun üzerine Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle bu­yurdu:

“Yazık anasına! Bu adam harbi yeniden alevlendirecek. Biri onu yakalasa!” Bu sözü duyunca, tekrar onlara geri gön­derileceğini anladı. Oradan çıkıp deniz kenarı­na gitti. O arada Ebû Cendel b. Amr da müş­riklerin elinden kurtulmuştu. O da hemen Ebû Basîr'e katıldı, müşriklerin elinden müslüman olup kurtulan kim varsa hepsi gelip Ebû Ba­sîr'e katıldılar, böylece orada ufacık bir top­lum meydana gelmişti. Ondan sonra Şam'a çı­kan Kureyş kervanını duydukları ve gördükleri zaman, hemen yollarını kesip adamlarını öl­dürüp mallarını da almaya başladılar. Bunun üzerine Kureyş, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'e yemin edip ara­larındaki akrabalığı da öne sürerek:

“Artık biz­den size kim giderse ona ilişilmeyecek; o gü­ven içinde olacak” diye and verdiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de onlara bunu kabul ettiklerine dair haber saldı. Bunun üzerine Allah Fetih suresi 24. Ayetini indirdi.”[1]

Bu kıssadan çıkarılan hükümler:

1- Müşriklerden öldürülen kişi bir elçi idi. Bilindiği üzere elçiler öldürülmezler. Bununla beraber Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Ebu Basir’e o elçiyi öldürdüğü için karşı çıkmamış, onun için fidye ödenmesini de emretmemiştir. Diğer rivayette Ebu Basir’in: “Ey Allah’ın rasulü! Benimle onlar arasında bir sözleşme veya anlaşma yoktur” demesini Nebî sallallahu aleyhi ve sellem tasdiklemiştir. Bu da, onun yaptığını ikrar etmesi anlamına gelir. Ebu Basir’in, müslümanların zimmetinden farklı bir zimmeti vardı. Elçinin kanını dökebiliyorsa, daha başka müşriklerin kanlarını dökmesi daha önceliklidir.[2]

2- Nebî sallallahu aleyhi ve sellem müslümanları, “Yazık anasına! Bu adam harbi yeniden alevlendirecek. Biri onu yakalasa!” sözleriyle Ebu Basir’e katılmaya teşvik etmiştir. Diğer rivayette: “Keşke onun adamları olsaydı” buyurmuştur. Böylece Ebu Basir’in yaptıklarını ikrar ettiği gibi, başkalarının da ona katılmasına teşvik etmiştir.

İbn Kayyım rahimehullah “Hudeybiye anlaşmasından fıkhî faydalar” başlığı altında şunları da demiştir:

* Kâfirler tarafından islâm devlet başkanı tarafına gelen bir kimseyi geri verme hükmü, içlerinden müslüman olarak ayrılıp devlet başkanının bu­lunduğu beldeden başka bir yere giden kimseyi kapsamaz. Şu da var ki, devlet başkanının bulunduğu beldeye gelen kimseyi talep olmaksızın geri göndermesi de gerekmez. Çünkü Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Ebu Basir kendisine geldiği zaman geri göndermemiş ve gitmesi için de onu zorlamamıştır. Ama Ebu Bâsir'i istemeye geldiklerinde almalarına izin vermiş, fakat onu geri dön­meye zorlamamıştı.

* Anlaşmalılar, kendileri tarafından devlet başkanına gelen kimseyi teslim alıp gözetimleri altına aldıkları zaman, bu kişi içlerinden herhangi bi­rini öldürdüğünde, ne diyet vermek ve ne de kısas olmak suretiyle o kimsenin kan bedelini öder ve ne de devlet başkanı bu kan bedelini tazmin eder. Aksi­ne bu kimse onları kendi yurtlarında öldürmüş hükmünde olur ki devlet başkanının onlar üzerinde herhangi bir hükmü olmaz. Çünkü Ebu Basîr, anlaş­malı iki kişiden birini Medine'den sayılan Zülhuleyfe'de öldürmüştü. Fakat Ebu Basîr'i onlar teslim almış olup devlet başkanının elinden ve hükmünden uzaklaştırmışlardı.

* Anlaşmalılar, imam (devlet başkanı) ile anlaştıktan sonra müslü-manlar içinden bir grup çıkıp karşı tarafa savaş açar, mallarını ele geçirir fa­kat imama katılmazlarsa, imamın harp açan kimseleri karşı taraftan uzaklaştırıp onlara mani olması gerekmez. İmamın anlaşmasına, sözleşmesi­ne ve dinine ister girsinler isterse girmesinler eşittir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ile müşrikler arasındaki anlaşma, Ebu Basîr ve arkadaşları ile müşrikler arasın­da yapılmış bir anlaşma değildi. Buna göre, şayet bazı müslüman hükümdar­lar ile hıristiyanlar ve diğer zimmiler arasında bir anlaşma yapılsa, onlarla arasında bir anlaşma bulunmayan bir başka müslüman hükümdarın onlara karşı savaş açıp mallarını ele geçirmesi caizdir. Nitekim Şeyhülislâm (İbn Teymiye) de, Ebu Basîr'le müşrikler arasında cereyan eden olaya dayanarak Ma­latya hıristiyanları ve esirleri hakkında bu şekilde fetva vermiştir”[3]

Bu her devlet ve cemaatin kendi zimmet ve ahidlerinde bağımsız olduklarını göstermektedir. Batılılar da bu hakikati kabul ederler. Bu, Devletler Kanununda bilinen bir kuraldır. Aksi halde Roma’daki Papa İrlanda’daki Katolik teröründen sorumlu tutulurdu. Yine Almanya, Neonazilerin yaptıklarından sorumlu tutulurdu. Yine Japonya Kızılordu’nun yaptıklarından sorumlu tutulurdu.  



[1] Sahih. Buhârî (2731, 2732, 4178-81) Ebû Dâvûd (2765, 4655) Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (8840) Taberî (21/296-304) Ahmed (18909, 18910, 18928) Abdurrazzak (9720)

[2] İbn Hacer Fethu’l-Bari (5/412)

[3] Zadu’l-Mead (3/309)

13 Mayıs 2020 Çarşamba

Tavsiye Ettiğimiz Alimler ve Fıkıh Kitapları


Soru: Selam aleykum Hocam. Sizi youtubedan takip ediyorum. Tekfir ahkamı  hususunda çok bilgilendiriniz. Allah razı olsun. Fakat anlayamadigim sizde bir kaç mesele var. Kimler Alim sizin için şuan yeryüzünde. Mesala Imam Şafi Imam Malık Imam Ebu Hanife gibi efsane olmuş Fakihlerin sözlerini az itiba ediyorsunuz. Şuan ben Fıkıhimi yeniden öğrenmek istiyorum hangi Alim den veya onerebileceginiz bir fıkıh kitabı var mı? Son soru Avrupa da yaşıyorum.Burda yaşamanın hükmü nedir? Allah razı olsun Selam aleykum
Cevap: Aleykum selam. Youtube’da aktif bir kanalım yoktur. Bazı kardeşlerimiz sohbet kayıtlarından pasajlar video yapıp yayınlıyorlar.
Bizim davetimiz yalnızca vahye davettir. Vahyi salih selefin menheciyle anlayıp uygulamaya davettir. Vahye uygun hareket ettikleri noktada bütün alimlerden istifade edilecek yerler vardır, vahye aykırı düştükleri yerlerde de bütün alimlerin reddedilecek görüşleri vardır. Bu sebeple alimlere değil, ilmin kaynağı olan vahye yönlendirmek davetimizin amacıdır. Avrupada kendilerini selefî davetçi gibi tanıtan ama aslında kendi sapık fırkalarına ve taklide yönlendirmek isteyen bozuk menhec sahibi kimselerin “alimlere davet” maskesi altında çalıştıklarını biliyorum. Burada da var öyle asalaklar. Muhtemelen onlardan etkilendiğin için sorunda alimler diye bir takıntı var.
Tavsiye ettiğim alimler; Ebu Bekr es-Sıddık, Ömer b. el-Hattab, Osman b. Affan, Ali b. Ebi Talib, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes’ud, Ebu Hureyre ed-Devsî, Abdullah b. Ömer ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet eden bütün sahabelerdir. Radıyallahu anhum ecmain.
Fıkhı öğrenmek için tavsiye ettiğim kitaplar Buhârî, Muslim’in sahihleri, Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn Mace, Dârimî, Nesâî’nin sünenleri, Ahmed’in ve Şafii’ninMusnedi, İbn Hazm’ın el-Muhalla, Malik’in Muvatta’ı gibi muhaddis imamların kitaplarıdır. Mukbil b. Hadi’nin Camiu’s-Sahih adlı kitabı ve el-Elbani’nin İrvau’l-Galil adlı kitabı hadislerin sahihini sakimini ayrıt edebileceğiniz hadis ve fıkıh kaynaklarıdır.  
Ama Ebu Hanife gibi sapıklık önderlerini size efsane imam diye tanıtan her sapıktan uzak durun!
Avrupada yaşamaya gelince, malum olduğu üzere uyduruk Korona salgını komplosu sebebiyle Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “Hastalık bulaşması yoktur” hadisi inkar edilmiş, Cuma ve cemaat namazları iptal edilmiş, insanların yüzlerine küfrün simgesi olan maskeler taktırılmış, müslümanların yaşadığı bütün ülkeler küfür diyarına dönmüş, mürtetlerin sayısı her tarafta çoğalmıştır. Kısacası bulunduğunuz bölgede tevhid ve sünnete göre, bid’at ehliyle yakın yerlerde ikamete maruz kalmadan yaşayamıyorsanız, bunları yapmanızın mümkün olduğu yere hicret etmeniz gerekir. Yöneticilere gelince, buradaki mürtet yöneticilerin, avrupadaki kafir yöneticilerden çok farkı kalmamıştır. Allah yardımcımız olsun.

11 Mayıs 2020 Pazartesi

İcma İddiaları İçin İsnad Araştırmak Gerekir mi?


Soru: Selamun aleykum hocam, İbn Hazm(Rahimehullah)'ın meratibul icma kitabı hakkında bir sorum var. Bildiğiniz üzere menhec ehli kişilerin dinde kaynakları kuran, sünnet ve sahabe icma'ıdır. Kuran sünnet ve sahabe icma'ından hakkında en az konuşulanı sahabe icma'ıdır. Elhamdülillah ibn hazm meratibul icma kitabını telif etmiş ve muhalifleri bile onu kullanmışlardır. Ve lakin taklite son derece karşı olan bizler için bu kitapta sorulması gereken bazı sorular vardır. Ve bunda benim için en önemlisi bir hadisin senedi olduğu gibi bir icmanın da senedi olmalı hangi sahabelerin üzerinde icma ettiği toplu bir icma söz konusu değilse hangi sahabelerin aynı görüşte olduğu gibi bilgiler kitapta maalesef yoktur.
sorularım: İcma da senet gerekli midir? İmam ibn hazm'ın senetsiz aktardığı icmalar dinde delil midir?
Cevap: Aleykum selam ve rahmetullah. İcma, kendi başına kâim bir delil değildir. İcma; Kur’ân ve sünnette aslı sabit olan bir mesele üzerinde görüş birliğini ifade eder. Herhangi bir meselede icma nakleden bir âlim, şahitliğine itibar edilen ve rivayetlere hakimiyeti ile bilinen biri ise, kendi ilmi nispetinde ashab veya sonraki müçtehitler katında görüş birliği olduğuna şahitliğini ifade etmiş olur. Buna tek tek senet gerekmez. 
Lakin icma olduğu nakledilen bir meselede bir başkası, aslında ihtilaf bulunduğunu iddia ederse, bu durumda ihtilaf iddia edenin bu iddiasını senediyle ispatlaması gerekir. 
İbn Hazm’ın Meratibu’l-İcma veya İbnu’l-Munzir’in el-İcma gibi eserleri, ilim ehli katında üzerinde söz birliği olduğu bilinen meşhur meselelere dair birer derlemedir. Bununla beraber her icma iddiasını alelıtlak kabul etmemek gerekir. Zira nice icma iddia edilen meselede ihtilaf bulunduğu ispat edilmiştir. Özetle söylemek gerekirse, icma nakleden güvenilir kaynaklarda belirtilen icmalar, aksi ispat edilene kadar geçerli bir delildir. 
İcma ve ihtilaflara dair ayrıntılı delilleri araştırmak isteyen İbnu'l-Munzir'in el-Evsat, Beyhakî'nin el-Hilâfiyyat, Taberî'nin Tehzibu'l-Asar ve İhtilafu'l-Ulema gibi kitaplarına müracaat ederek ittifak veya ihtilaf edilen görüşlere dair isnadları incelemelidir. Velhamdulillahi rabbi'l-âlemîn.

9 Mayıs 2020 Cumartesi

Bir Önceki Yazımla İlgili Bazı İktibaslar:


1- Rand Corporation Raporu ve ABD'nin Ilımlı Ağı (2007 tarihli Milli Gazete haberi)
Merkezi California da bulunan think-thank kuruluşu. CIA ile birlikte çalışıyor. 1948 yılında kuruldu. Etkinliğini Soğuk Savaş döneminde Sovyet bloğuna karşı geliştirdiği yerüstü ve yer altı stratejilerle kanıtladı. Ilımlı Komünizmi inşa ederek Sovyet Bloğun yıkılmasında CIA ile birlikte başrolü oynadı. Şimdi en önemli çalışması Müslüman ülkelere yönelik "Ilımlı İslam" projesi.
Elimizde Rand Corporation un 2007 Raporları var. Raporun birinci bölümünde, Soğuk Savaş döneminde Sovyetlere karşı geliştirilen strateji ve uygulamalara örnekler veriliyor. Bu bölümden öğreniyoruz:
*Mesela o zaman ABD yönetimi CIA eliyle, Venezuela petrol yataklarına anti-sabotaj eylemleri düzenlemiş. 
*Sovyetlere yönelik  Rusça yayın yapan radyolar kurmuş.
*Komünizm karşıtı Rusça yayın ve kitapları desteklemiş.
*Kurduğu uydurma vakıflar aracılığıyla sivil toplum kuruluşlarını, dernekleri ve gazeteleri desteklemiş.
*Gazetecilere maaş bağlamış.
*Bazı işçi sendikalarının liderlerinin yanına asistan adı altında CIA ajanlarını yerleştirmiş. (Acaba şimdi Türkiye de kaç tane böyle asistan var?)
*CIA kendisi deşifre olmamak için, bazı tanınmış vakıfları kullanmış.
*Mesela Dünya Öğrenci Birliğini bizzat CIA kurdurmuş ve finanse etmiş. Ancak "CIA parayı doğrudan değil de Rockceller ve Ford Vakfı aracılığıyla" vermiş. (Türkiye de de faaliyette bulunan Soros’un Açık Toplum Vakfı acaba şimdi hangi ülkelerde kaç tane dernek, örgüt ve vakıf veya gazeteyi bu yolla besliyor) Soğuk Savaş döneminde amaç Ilımlı Komünizmi getirmekti. Ve Ilımlı Komünizm (Glasnost), Sovyet Bloğunu yıktı.
Rand Corporation un hazırladığı 2007 tarihli raporun başlığı ne garip ki; "Ilımlı Müslüman Ağlar Oluşturmak" CIA ve Amerikan yönetimine sunulan Raporda, Ilımlı Müslüman Ağ ın oluşturulması için desteklenmesi gereken gruplar bakın nasıl sıralanmış:
*Liberal ve laik Müslüman entelektüeller!
*Genç ve Ilımlı Din Bilginleri!
*Ilımlı Toplumsal Liderler!
*Cinsiyet Eşitliğini Savunan Kadın Grupları!
*Ilımlı gazeteci ve yazarlar! Bu bölümde en ilginç önerilerden biri de şu, rapordan aynen alıyoruz:
"ABD bu grup (ya da kişilerin) resmi ziyaretlere katılımlarını sağlayarak, kendi kamuoylarında ve siyaset çevrelerinde daha iyi tanınmalarını sağlamalı."
Son dönemde birdenbire popüler olan  entelektüelleri, ılımlı din bilginlerini, dernekleri, gazeteci ve yazarları şimdi bir kere daha düşünün.  Ya da Amerikan karşıtı iken, Bilderberg toplantılarına katılacak kadar ılımlılaşıveren siyasi, akademisyen ve yazarları?
Karşınıza bambaşka bir pencere açılacaktır.(Not: Bir sonraki yazımızda inşallah Rand Raporu ndan, bu amaç için İslami grupların nasıl tahrik edileceği, aralarında nasıl ihtilaflar çıkarılacağı, hangi yollarla kuşatma altına alınacağına yer vereceğiz. Okuduğunuzda gerçekten çok şaşıracaksınız?
Rand ın önerileriyle yaşadığımız gelişmelerin birebir nasıl örtüştüğünü göreceksiniz.)…

2- RAND Corporation’ın 2020 Türkiye raporu hakkında
RAND Corporation, birçok alanda olduğu gibi yıllardır Türkiye için de raporlar hazırlıyor.
Kuruluşun Türkiye ile ilgili son raporu Ocak ayında yayımlandı. İnternet sitesi üzerinden indirilebilen rapor, "Turkey's Nationalist Course" (Türkiye'nin Milliyetçi Yönelimi) başlığını taşıyor. Raporun girişinde, Türkiye ve ABD'nin 60 yıldan fazla bir süre stratejik bir ortaklık geliştirdikleri ancak son yıllarda iki ülke arasında ciddi sorunların yaşandığı belirtiliyor.
Raporda varıldığı belirtilen temel bulgular özetle şöyle sıralanıyor:
Türkiye, kutuplaşmış bir ülke olmaya devam ediyor.
Ankara, geleneksel müttefikleri ve Avrasya'daki komşularıyla ilişkilerini dengeliyor.
ABD-Türkiye ilişkileri istikrarsız olmaya devam edecek ancak ilişkilerdeki büyük bir kırılma engellenebilir.
Rapor, önümüzdeki on yıl içinde iki ülke arasındaki sorunların ne olabileceğine dair tespitler yapıp ortaklığı sürdürülebilmesi için önerilerde bulunuyor.
Türkiye'de raporun en fazla tartışma yaratan bölümü ise Türk Silahlı Kuvvetleri'nde (TSK) yaşanan değişimlerle ilgili yapılan tespitler oldu.
Bu bölümde, "15 Temmuz darbe girişimi sonrası yapılan tasfiyelerin, askerî liderliğin alışık olunmayan siyasi faaliyetlerinin ve profesyonellikteki gerilemenin ordudaki orta kademedeki subaylarda tedirginlik yarattığı" belirtiliyor.
İlgili bölümde, "Orta kademedeki subayların askerî liderliğe son derece öfkeli olduğu belirtiliyor. Bazı gözlemciler, bu memnuniyetsizliğin de bir noktada başka bir darbe girişimine dahi neden olabileceğine inanıyor" ifadesine yer veriliyor.
24.01.2020 tarihinde yayınlanan bir haberde, RAND’ın “Türkiyenin Milliyetçi Eğilimi” başlıklı raporunu M5 Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ceyhun Bozkurt değerlendirmiş ve sözleri arasında şunları söylemiştir:
“NATO’nun gizli orduları/gölge ordular kavramıyla tanımlanan Gladyo yapılanmasını bilirsiniz. Türkiye, yıllardır sabotajlar, provokasyonlar, çeşitli yollarla (darbeler, dezenformasyonlar, itibar suikastleri vs.) siyasete müdahaleler gibi yollarla karşılaştığı bu yapıyla, özellikle 15 Temmuz’dan sonra ciddi bir mücadele yürüttü. Bu tarihten itibaren gözaltına alınıp tutuklananlara bakıldığında sadece FETÖ’cüleri değil, yıllarca bu tür operasyonlarda kullanılan bazı unsurları görebiliyoruz. Ayrıca asker içinde de Batıcı/NATO’cu güç darbe yedi. Hatırlanacak olursa, 15 Temmuz’dan önce bu güce atıf yapılıyordu ve bu unsurlar ‘ABD’nin TSK ve MİT içindeki ajanları’ olarak tanımlanıyordu. RAND, adeta zamana yayarak (buna benzer) yeni bir yapılanma oluşturulmasını önermekte. Çünkü öneri perspektifinde sadece askerler yok. Siyaset başta olmak üzere muhalefete de atıf yapılıyor ve bu güçle iletişimin kuvvetlendirilmesi isteniyor. Yani adeta Türkiye’de siyasete müdahale edecek yeni bir yapılanmanın desteklenmesini istiyor”
“Raporun önemli bir boyutu da askerden askere ilişkilerin yeniden kuvvetlendirilmesi önerisi. Bilindiği üzere Türk-Amerikan ilişkilerinin zaten gelişimi, özellikle NATO üyeliğimizden sonra askerden askere güçlü ilişkiler zemininde yürümüştü. AK Parti döneminde bu kırıldı ve siyaset mekanizması öne çıktı. ABD, asker içindeki Milliyetçi ve Kemalist kanadın özellikle 2000’li yıllardaki Amerikan politikalarına karşıtlığı nedeniyle, AK Parti’yi ve güçlü politik figür olarak Recep Tayyip Erdoğan’ı desteklemişti. Hatta FETÖ’nün Türk ordusuna kumpas operasyonlarının da perde arkasındaki güç Washington’du. Ancak özellikle Erdoğan’ın bölgede Amerikan ve İsrail çıkarlarına karşı çıkan eğilimindeki artış, Erdoğan’ı ABD’nin ve İsrail’in hedefi yapmıştı. 15 Temmuz saldırıların zirvesiydi. Bu saldırıyı püskürten Türkiye’nin, RAND Corporation raporunda da ‘milliyetçi yöneliş’ olarak formüle edilen politikası öne çıktı. İşte bu nedenle RAND, askerin içinde çok azınlık olarak kalan NATO’cu yapılanmayı yeniden güçlendirme önerisi yapıyor. Bu da önümüzdeki dönemde Türk siyasetinde, asker başlıklı ciddi tartışmaları beraberinde getirecek gibi görünüyor”
3- BAE büyükelçisi Yusuf el-Uteybe’nin hacklenen maillerinin ifşası hakkında
 Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Washington büyükelçisi Yusuf el-Uteybe'ye ait olduğu iddia edilen ve bazı hacker gruplar tarafından yayınlanan e-postalar, Büyükelçinin İsrail yanlısı Demokrasiyi Savunma Vakfı (FDD) ile yakın ilişki içinde olduğunu ve Türkiye ile Katar'a karşı ortak politikalar geliştirmeye çalıştıklarını gösterdi.
Büyükelçi Yusuf el-Uteybe'nin e-posta hesabını ele geçirdiğini savunan bir hacker grubu, Büyükelçiye ait olduğunu öne sürdüğü bazı postaları ABD'li medya kuruluşları "The Intercept, HuffPost ve The Daily Beast"e gönderdi. Söz konusu medya kuruluşları hacker grubunun Rusya uzantılı bir mail adresi kullandığını ve kendilerini daha önce Demokrat Parti'nin maillerini ele geçiren grupla bağlantılı gösterdiğini belirtti.
The Intercept, hackerların ya Rus olduğunu ya da kendilerini Rus gibi göstermek için bu bilgileri verdiklerini yazdı. Bu kuruluşlarda yer alan ve Büyükelçiye ait olduğu öne sürülen e-postalarda el-Uteybe'nin İsrail yanlısı FDD'nin CEO'su Mark Dubowitz ve Kıdemli Danışmanı John Hannah ile sık sık yazıştıkları görülüyor.
Bu yazışmalarda iki tarafın da Arap Baharından endişe ettikleri, Katar'ın Müslüman Kardeşler ve Hamas'a verdiği desteği "teröre destek" olarak yorumladıkları ve bunun için önlem alma ve Amerikan politikalarını etkileme hedefi güttükleri anlaşılıyor.
Dubowitz'den el-Uteybe'ye bu yıl 10 Mart'ta gönderildiği iddia edilen bir mektupta, BAE ve Suudi Arabistan'da faaliyet gösteren uluslararası bazı firmaların İran'da da iş yapmayı planladıkları belirtilerek söz konusu şirketlerin isim listesi gönderiliyor. Mektupta Dubowitz, "Daha önce konuştuğumuz gibi bu hedef listedeki şirketler seçim yapmak durumunda." ifadelerine yer veriyor.
El-Uteybe'nin FDD yetkililerine gönderdiği iddia edilen bazı e-postalarda Mısır'daki darbeyi "devrim 2.0" olarak adlandırdığı, Sisi yönetimindeki ordunun hükümeti zorla düşürmediğini, tersine sokağa çıkan halkın taleplerine cevap verdiğini savunuyor. Yine Büyükelçinin gönderdiği iddia edilen bir mektupta, Ortadoğu'da ılımlı olarak sadece BAE ve Ürdün kaldığını, ABD'nin aşırılıkçılara karşı bu ılımlı ülkeleri desteklemesi gerektiğini öne sürüyor.
MAİLLERDEKİ TÜRKİYE BÖLÜMLERİ
Yusuf el-Uteybe'ye ait olduğu iddia edilen e-postalar arasında Türkiye'yle ilgili bölümler de yer alıyor. Bunlardan birisi 15 Temmuz'daki FETÖ'nün darbe girişimiyle ilgili.

"FDD ve BAE'ye karalama makalesi" konu başlıklı bir postada, FDD'nin kıdemli danışmanı John Hannah'ın, "Merhaba Büyükelçi. Size bir makale yolluyorum. Orta büyüklükte bir Türk gazetesi, FDD ve BAE'yi bazı başkalarıyla birlikte Türkiye'deki darbenin arkasındaki komplocular arasında zikretmiş. Sizinle birlikte anılmaktan onur duydum." ifadelerini kullandığı görülüyor.
ERDOĞAN'IN SON ABD ZİYARETİ DE VAR
Bir başka e-postada ise, FDD'nin Müslüman Kardeşler üzerine Mayıs başında düzenlediği bir toplantının notları yer alıyor. Söz konusu postada FDD CEO'su Mark Dubowitz, ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu Başkanı Ed Royce'a "Türkiye'nin önemli bir NATO müttefiki olduğu göz önüne alındığında, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilişkilerimizde doğru yaklaşım nedir? Türkiye'yi kaybetmenin ABD için birtakım stratejik sonuçları olur. Değişim görmek için Erdoğan'a karşı sertleşmemiz mi gerekiyor?" diye sorduğu görülüyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın son Washington ziyaretine de atıf yapılan e-postada,
"-Kendi değerlerimize sahip çıkacağımızı açıkça ifade etmeliyiz. Korumalarının geçen hafta burada sebep olduğu şiddet kabul edilemez.
- Sosyal medya, televizyon, radyo vs. medyada bir platformumuz olmalı ve bu platformda Türkiye'de hak ve özgürlüklerin durumu hakkında tartışmalar düzenlenmeli.
- (Türkiye'de) Özgürlüğün olmamız gerektiği ölçüde güçlü ve net bir savunucusu olmadık."
Bir diğer yazışmada ise 11-14 Haziran tarihlerinde FDD'nin BAE devlet yetkilileriyle gerçekleştirmeyi planladığı bir konferansın gündem maddeleri tartışılıyor:
"Türkiye'deki gelişmelerin değerlendirilmesi
- Erdoğan'ın başkanlığının doğuracağı sonuçlar
- Erdoğan'ın bölgedeki rolü ve hedefleri
- Kürt Meselesi
- Türkiye'nin zikredilen ülkelere yönelik politikaları
- ABD ile BAE'nin, Türkiye'yi daha iyi davranış sergilemeye yönlendirmek ya da mecbur etmek için atabileceği adımlar
- Siyaset, ekonomi ve güvenlik açısından kullanılabilecek araçlar"
Ayrıca bkz.: https://www.timeturk.com/bae-nin-abd-buyukelcisinin-sizan-maillerinden-yeni-ayrintilar/haber-706144 



4- Rand Corporation II ve Buzda Dans…
Bir önceki yazımızda CIA ile birlikte çalışan ve Amerikan yönetimine strateji üreten RAND Corporation’un raporuna yer vermiştik. O yazımızda “Ilımlı İslam Ağı Oluşturmak” için Amerikan yönetimi tarafından desteklenmesi istenen gruplara yer vermiştik. Şimdi sırada
rapordan çok daha çarpıcı bir bölüm var.
Bakın Rand Corporation CIA ve ABD Yönetimine verdiği raporda Ilımlı İslam için neler öneriyor:
Rapordan aynen alıntılıyoruz:
*Öncelikle modernistleri destekle, çalışmalarını yayımla, dağıt ve sübvanse et!
*Görüşlerini İslami eğitim müfredatına derc et!
* İslam gençliğine sekülerizm ve modernizmi bir karşı kültür seçeneği olarak sun. (Popstar, Alaturka, Buzda Dans, BBG evi…Daha sayalım mı!)
*İlgili ülkelerin medya ve müfredatı vasıtasıyla onlara ait İslam öncesi ve İslam-dışı tarih ve kültür unsurları hakkında bilgilenmelerini sağla. 
(Örneğin İran’da Zerdüştlüğü, Türkiye’de Şaman inancını. Peki değerli okurlarımız siz Türkiye’de amacı ‘Şaman İnancını yaygınlaştırmak ve Şaman değerlerini yeniden canlandırmak” olan bir derneğimiz olduğunu ya da bir bakanlığımızın “Şamanizm ve Neo-Şamanizm” konulu konferans düzenlediğini biliyor muydunuz!.. Bilmediğimiz ne çok şey var değil mi!)
*Fundemantalistlere karşı gelenekselcileri (sufiler ve mezhep taklitçilerini) destekle.
*Gelenekselcilerle fundamentalistler arası anlaşmazlıkları körükle!
*Bu iki grup arasında ittifaka izin verme!
*Gelenekselci kurumlarda modernistlerin mevcudiyetini ve profilini arttır! (Siz bunu yenilikçiler olarak da okuyabilirsiniz)
*Sufizmin yayılmasını teşvik edip popülerleşmesini sağla! (Aaaa… Ne büyük tesadüf… UNESCO 2007’yi Dünya Mevlana yılı ilan etti...)
*Fundemantalistleri kötü kahramanlar olarak değil, namert olarak sun!
*Aralarındaki ayrılıkları körükle!
*Din ile devletin İslamda da ayrı olabileceği ve bunun inancı tehlikeye atmaktan çok onu tahkim edeceği fikrini destekle! Daha ne desinler… 
(Bir sonraki yazımızda bizzat CIA tarafından dsteklenen medya kuruluşları ile sivil toplum örgütlerini isim isim çıklıyacağız.. İlginç bağlantıları gördüğünüzde çok şaşıracaksınız.
Bizi izlemeye devam edin! 06.11.2007
Sarsıcı Rand Raporu’nu okumaya devam ediyoruz. Washington’da kurulu Rand Corporation’un CIA ile birlikte çalıştığını yeniden hatırlatalım. Soğuk savaş döneminde, ABD, Sovyet Bloğuna karşı “Yeşil Kuşak Projesi”ni uygulamaya koydu. Bu proje NSC Drective 10/2 adıyla “en yüksek gizlilik kodu” ile kodlandı. Bu çerçevede, “Office of Special Projects” yani “Özel Projeler Birimi” kuruldu. Birim direk CIA’ya bağlı olarak çalıştı.
Bu birimin en önemli aktivitelerinden birisi medya alanında oldu. O dönem radyolar en etkin kitle iletişim araçlarıydı. Radio Liberation (Özgürleşme Radyosu) ve Radio Free Europe (Özgür Avrupa Radyosu) bizzat CIA tarafından finanse edildi. CIA deşifre olmamak ve inandırıcılığını sağlamak için bu kurumlarda anadili Rusca olan Rusları çalıştırıyordu! Nitekim bu iki kanal bir süre sonra Demir Perde ülkelerinde en muteber radyo kanalları olarak ün kazandı!
Peki şimdi “Ilımlı İslam Projesi” için böyle bir çalışma var mı? Evet var! Şu anda İslam ülkelerinde yayın yapan Radyo Sawa ve El-Hurre televizyonu bizzat Amerika tarafından fonlanıyor. Rakam az değil. Rand Corporation’un raporuna göre; bu iki kanalın Amerikan yönetimine maliyeti yıllık 700 milyon dolar!
Radyo Sawa 2002 yılında yayına başladı. Pop müzik ve haber kanalı. Şu an Orta Doğu’da en popüler radyo istasyonlarından biri. Özellikle arap gençler üzerinde etkili.
El Hurre televizyonu ise uydu üzerinden yayın yapıyor. Celal Talabani, Barzani gibi isimlerin sık sık çıkıp mülakat verdiği bir kanal. Ne garip; El Hurre’de; özgürlük demek. Daha doğrusu Hurre’nin kelime anlamı “özgür kadın!” (Hatırlayalım Demir Perde ülkelerine yönelik
kurulan Radyo’nun adı da Radio Liberation, yani Özgürlük Radyosu’ydu)
Ama asıl can alıcı ayrıntıyı en sona sakladık: Basın Yayın Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre Radyo Sawa, Türkiye’de Akredite Yabancı Basın kuruluşları arasında bulunuyor. Türkiye’de Irak ve Suriye sınırına yakın güneydoğu illerimizde Arapça yayın yapıyor.
Ankara Temsilciliği’nin adresi Çankaya’nın Or-An semtinde. Ama garip bir ayrıntı daha dikkatimizi çekti. Radyo Sawa’nın Ankara temsilciliği ile El Jazeera Children’s Channel yani El Cezire Çocuk Kanalı’nın Ankara bürosu aynı adres!
Radyo Sawa ile El Cezire Çocuk Kanalı’nın; temsilcisi de aynı kişi!
Bize çok ilginç geldi.. Sizce de öyle değil mi!
***
İstihbaratçıların Yeni Çalışma Alanı: Kuran
Son günlerde Amerika’dan “Feminist Kuran meali yazıldı, İslamsız Kuran meali yayınlandı” gibi haberleri yoğun olarak almaya başladık. Son gelen haber ise istihbarat servislerinin harıl harıl “Kuran tefsiri” yazmakta olduğu. Peki bu haberler ne anlama geliyor?
Bir süredir Amerika başta olmak üzere Batı’dan yeni Kuran meal ve tefsirlerin yazıldığı haberleri geliyor. Bu tefsirler ve mealler oldukça tepki çekecek tarzda kaleme alınıyor. 
Kimi tefsirlerde Feminist ideolojiyi desteklemek adına Kuran olduğundan farklı aksettiriliyor. İran asıllı ABD’li yazar Lale Bahtiyar’in mealinde, ‘İslam’, ‘din’, ‘ Müslüman’ kelimeleri geçmiyor.
20 ülkenin istihbaratı toplandı
Dünya Bülteni’nin ortaya çıkardığı diğer bir gelişme ise 20 ülkenin istihbarat biriminin ABD’nin florida eyaletinde 4-7 Mart tarihleri arasında düzenledikleri ‘Seküler İslam Zirvesi’nde modern bir tefsir yazmak için bir araya geldiği… 
Amerika’da düzenlenen toplantıya 20 ülkenin istihbarat uzmanları iştirak etti. Zirve, ABD’nin Florida eyaletinin St. Petersburg kentinde 4-7 Mart tarihleri arasında gerçekleşti. 
Toplantı iki bölüm halinde düzenlendi: Biri 4-5 Mart tarihleri arasında entelektüeller arasında yapılan bir toplandı idi. Diğeri ise yine aynı yerde 5-7 Mart tarihleri arasında 20 ülkenin istihbaratı arasında yapılan toplantıydı. Her iki toplantı da “Secular Islam Summit / Seküler İslam Zirvesi” adı altında gerçekleşti.
Araştırma merkezleri, araştırmacılar ve uzmanlar bu toplantıya çalışmaları ve araştırmaları ile büyük destek vermek için canhıraş uğraştılar.
Neyi hedefiyorlar? Peki Kuran üzerinde yapılan bu tahrif çalışmaları neyi hedefliyor?
İyibilgi’ye konuşan gazeteci yazar Turan Kışlakçı şunları söylüyor: “Bu plan içinde bir plan aslında. Önce İslamiyet’i radikal bir terör ideolojisi olarak sunan Amerika ve yandaşları, şimdi de kendilerince bu terörü önlemek için Kuran’ı değiştirmeye kalkıyor. Hedefleri İslam dünyası içinde yeni bir kültürel savaş başlatmak.
BOP’un kutsal kitabı
Daha önce yaptıkları işgaller, piyasaya sürdükleri yarısı ayetlerden yarısı kendi propagandalarından müteşekkil “Gerçek Furkan” uydurmacası hiç bir şekilde İslam dünyasınca benimsenmedi.
Yeni bir taktikle Büyük Ortadoğu Projesi’ne kutsal kitap hazırlıyorlar. Ilımlı İslam’ın ılımlı Kuran’ı olsun istiyorlar.
Bazı yayınevleri ve gazeteler -ki bunların başında ‘El Hayat’ gazetesi geliyor- bu propaganda için kullanılıyor. Tabi paravan din adamları da var bu projenin içinde. ”
Bu din adamlarının kimler olduğu konusunda iyibilgi’ye bilgi veren Kışlakçı şunları beyan ediyor: “İslam dünyasından bu çalışmalara destek veren isimler Batı tarafından özellikle seçilmiş gibi görünüyor. Çünkü bu isimler İsrail’in Filistin’e işgaline sessiz kalan, destek olan ve kendi kültürleri ile savaş içine girmiş kişiler.” Peki, Kuran gerçekten tahrif edilebilir mi? Kur’an’da Allah’ın Kur’an’ı koruma altına aldığı ve kıyamete kadar koruyacağı
 yazılı. Şu ana kadar Kur’an üzerinde gerçekleştirilen tüm değiştirme çalışmaları başarısız oldu.
İşte paravan din adamları 
İstihbarat ekiplerinin Kuran toplantılarına katılan isimler ise: 
Ayaan Hirsi Ali, Magdi Allam, Mithal Al-Alusi, Shaker Al-Nabulsi, Nonie Darwish, Afshin Ellian, Tawfik Hamid, Shahriar Kabir, Hasan Mahmud, Wafa Sultan, Amir Taheri, Ibn Warraq, Manda Zand Ervin, Banafsheh Zand-Bonazzi.
Zirveye iştirak eden kişilerin ülkeleri ise şunlar: Mısır, Suudi Arabistan, İran, Irak, Ürdün, Pakistan, Bangladeş.
27.03.2007

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)