Duâ
23 Mayıs 2020 Cumartesi
Şarabı Sirkeye Çevirmek ve Domuz Derisi Hakkında
İçkiyi Helal Sayanların Tevilinin Kabul Edilmeyip İstitabe Uygulanması
قَالَ الطحاوي في شرح معاني الآثار حَدَّثَنَا فَهْدٌ قَالَ حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ سَعِيدٍ الْأَصْبَهَانِيُّ قَالَ أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ فُضَيْلٍ عَنْ عَطَاءِ بْنِ السَّائِبِ عَنْ أَبِي عَبْدِ الرَّحْمَنِ السُّلَمِيِّ عَنْ عَلِيٍّ قَالَ شَرِبَ نَفَرٌ مِنْ أَهْلِ الشَّامِ الْخَمْرَ وَعَلَيْهِمْ يَوْمَئِذٍ يَزِيدُ بْنُ أَبِي سُفْيَانَ وَقَالُوا هِيَ حَلَالٌ وَتَأَوَّلُوا { لَيْسَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جُنَاحٌ فِيمَا طَعِمُوا} الْآيَةَ فَكَتَبَ فِيهِمْ إِلَى عُمَرَ فَكَتَبَ عُمَرُ أَنِ ابْعَثْ بِهِمْ إِلَيَّ قَبْلَ أَنْ يُفْسِدُوا مَنْ قِبَلَكَ فَلَمَّا قَدِمُوا عَلَى عُمَرَ اسْتَشَارَ فِيهِمِ النَّاسَ فَقَالُوا يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ نَرَى أَنَّهُمْ قَدْ كَذَبُوا عَلَى اللهِ وَشَرَعُوا فِي دِينِهِمْ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللهُ فَاضْرِبْ أَعْنَاقَهُمْ وَعَلِيٌّ سَاكِتٌ فَقَالَ مَا تَقُولُ يَا أَبَا الْحَسَنِ؟ قَالَ أَرَى أَنْ تَسْتَتِيبَهُمْ فَإِنْ تَابُوا ضَرَبْتُهُمْ ثَمَانِينَ ثَمَانِينَ لِشُرْبِهِمِ الْخَمْرَ وَإِنْ لَمْ يَتُوبُوا ضَرَبْتُ أَعْنَاقَهُمْ فَإِنَّهُمْ قَدْ كَذَبُوا عَلَى اللهِ وَشَرَعُوا فِي دِينِهِمْ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللهُ فَاسْتَتَابَهُمْ فَتَابُوا فَضَرَبَهُمْ ثَمَانِينَ ثَمَانِينَ
Ebu Abdirrahman es-Sulemî rahimehullah’tan: “Ali b. Ebi Talib radiyallahu anh dedi ki:
“Şam halkından bir grup sarhoş edici içki içtiler. O zaman valileri Yezid b. Ebi Sufyan radıyallahu anhuma idi. “Bu helaldir” dediler ve: “İman eden ve salih amel işleyenlere tattıkları şeylerden dolayı günah yoktur” (Maide 93) ayetini te’vil ettiler. Yezid b. Ebi Sufyan onlar hakkında Ömer radiyallahu anh’e yazdı. Ömer radiyallahu anh de:
“O taraftakileri ifsat etmeden önce onları bana gönder” diye yazdı. Onlar geldikleri zaman Ömer radiyallahu anh onların durumu hakkında insanlarla istişare etti. Dediler ki:
“Ey mü’minlerin emiri! Biz onların Allah adına yalan söylediklerini ve dinlerinde Allah’ın izin vermediği şeyleri meşru kıldıklarını görüyoruz. Onların boyunlarını vur.” Ali radiyallahu anh sükut ediyordu. Ömer radiyallahu anh ona: “Sen ne dersin ey Ebu’l-Hasen?” diye sordu. Ali radiyallahu anh dedi ki:
“Ben onlara istitabe uygulaman görüşündeyim. Eğer tevbe ederlerse onlara içki içtikleri için seksen sopa vurursun. Eğer tevbe etmezlerse boyunlarını vurursun. Zira onlar Allah adına yalan söylediler ve dinlerinde Allah’ın izin vermediği şeyi meşru kıldılar.” Bunun üzerine Ömer radiyallahu anh istitabe uyguladı ve tevbe ettiler. Onlara seksen sopa had vuruldu.”[1]
Kıble Ehliyle Kastedilen Nedir?
Hanefi Muhaddis Muhammed Enver Şah el-Keşmirî’nin İkfaru’l-Mulhidîn Kitabından Alıntılar
Taftazanî, Makasidu’t-Talibin Fi Usuli’d-Din kitabında şöyle der: “Kâfir eğer iman iddia ederse ona münafık denilir. İslam’dan sonra kâfir olursa mürteddir. Eğer birden fazla ilah olduğunu söylerse müşriktir. Eğer bazı dinleri din edinirse ona Kitabî denir. Eğer olayları zamana dayandırırsa ve zamanın kıdemine itikad ederse dehrîdir. Eğer yaratıcının varlığını inkar ederse Muattıl’dır. Eğer içinde ittifakla küfür olan inançları gizlerse zındıktır.”
Şerhinde şöyle demiştir: “İmanı olmayan kafir iman etmiş gibi görünürse münafık ismiyle anılır. Eğer müslüman olduktan sonra kafir olmuşsa İslam’dan döndüğü için o mürted ismiyle anılır. Eğer iki veya daha fazla ilah olduğunu söylerse uluhiyette ortak kabul ettiği için müşrik ismiyle anılır. Eğer bazı dinleri ve nesh olunmuş kitapları din edinirse Yahudi veya hristiyan gibi kitap ehli kafir olarak anılır. Eğer zamanın kadim olduğunu söyler ve hadiseleri zamana bağlarsa dehrî (materyalist) diye anılır. Eğer yaratıcının varlığını kabul etmiyorsa ona muattıl (ateist) denilir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in nebî olduğunu itiraf eder ve islam alametlerini izhar eder de küfür oluşunda ittifak edilen bir küfrü gizlerse o zındıktır. Zındık kelimesi kıptilerin zamanındaki Mezdek’in ortaya koyduğu ve Zerdüşt’ün getiriğ mecusilerin kitabının tevili olduğunu iddia ettiği Zend adlı kitaba nispet edilir. Onlar Zerdüşt’ün nebileri olduğunu iddia ederler. Zındık küfrünü gizler ve bozuk akidesini doğru bir akideymiş gibi çıkararak yayar. Küfrü içinde gizlemesi ile kastedilen budur…
Denildi ki: Gizli bir küfürle irtidat etmişse onun müslümanlığı kabul edilmez. Zındıklar ve Batiniler böyledir. İçinde küfür olan inançları gizlemesi ile kastedilen, insanlardan gizlemesi değildir. Bilakis kastedilen; islama aykırı olan ve küfür oluşunda icma olan bir şeye itikad eder ve bunun İslam’dan olduğunu iddia eder. Bu konuda dayanak, İbn Ömer radiyallahu anh’den gelen şu rivayettir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:
“Bu ümmette suretlerin değişmesi olacaktır. Dikkat edin! Bu kaderi yalanlayanlarda ve zındıklarda olacaktır.” El-Hasais kitabında isnadının sahih olduğu belirtilmiştir…”
Kıble Ehlinin Tekfir Edilmemesi İle Kastedilen Nedir?
Taftazani, el-Makasid’de şöyle dedi: “Yedinci Konu: Kıble Ehlinden Hakka Muhalif Olanın Hükmü: Bu kimse, kainatın sonradan var edilmiş olduğu, bedenlerin haşredilmesi ve benzerleri gibi dinden zorunlu olarak bilinen bir şeye aykırı düşmedikçe kâfir sayılmaz…” Daha sonra el-Keşmirî, Kıble ehliyle kastedilenin, dinde bilinmesi zaruri olan meseleleri kabul edenler demek olduğuna dair nakiller yapar.
Dinin Zarurî Meselelerinde Te’vil Kabul Edilmez, Bu Konuda Te’vil Yapan Tekfir Edilir
Kıble ehlini tekfir etmemek, el-Eşarî ve fakihlerin sözlerine uygundur. Lakin İslamî fırkaların akidelerini araştırdığımızda kesin olak küfür gerektiren şeyler buluruz. Kıble ehlini küfrü gerektirmeyen şeyler getirmedikleri sürece tekfir etmeyiz. Bu Allah Teâlâ’nın: “Muhakkak ki Allah bütün günahları bağışlar” ayetinde geçtiği gibidir. Bununla beraber küfür bağışlanmaz. Ehl-i Sünnetin cumhuru olan fakihler ve kelamcılar, kıble ehlinden olan bidatçileri, dinde bilinmesi zaruri olmayan meselelerdeki te’villerinden dolayı tekfir etmezler. Çünkü Ebu’l-Beka külliyatında geçen ibarelerin çoğunda geldiği gibi, te’vilde şüphe vardır. Dinde bilinmesi zorunlu olan kesin icmaya aykırı düşmek ise küfürdür. Dinde bilinmesi zorunlu olan bir şeyi inkar edenin kafir olduğu hususunda bir ihtilaf yoktur. Tartışma yalnızca te’vil ile kesinleşen meseleleri inkar edenin tekfiri konusundadır. Nitekim Ehl-i sünnetten olan fakihlerden ve kelamcılardan bir çok kimse onların da tekfir edileceği görüşündedir. Ehli Sünnetin cumhuru ise dinde bilinmesi zaruri olmayan meselelerde tevilde bulunan kıble ehli bidatçilerin tekfir edilmeyeceği görüşündedir. Hizanetu’l-Curcani, el-Muhitu’l-Burhani, Ahkamu’r-Razi ve Usulu’l-Pezdevi kitaplarında geçtiği gibi te’vilde şüphe vardır. “
El-Keşmiri bu bölümü şu sözleriyle tamamlamıştır:
Üzerinde icma edilmiş ve dinde zaruri olarak bilinen bir şeyi inkar eden kimse: Bunlar havasın (alimlerin) ve avamın (alim olmayanların) şüphe söz konusu olmaksızın bildikleri konulardır. Namazın, orucun farz oluşu, zinanın ve sarhoş edici içkilerin haram oluşu gibi. Bunları inkar eden kesin olarak kafir olur. Çünkü bunları inkar Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlamak demektir…”
Hülasa: Bu nakillerden gaye, kendilerini Hanefî mezhebine nispet eden sapık halka karşı yine Hanefî bir Muhaddis alim olan Enver Şah Keşmiri’nin eserinden nakillerle, kendi mezheplerine göre de küfürde mazeretlerinin bulunmadağını beyan etmektir.
Günümüzde cemaatle namazları yasaklayan bütün idareciler, onları bu konuda onaylayan ve destekleyen herkes, camilerde ezan okuyup cemaatle namaz kılınmasını yasaklayan bütün imamlar, müslümanları evden çıkmaktan ve cemaatten yasaklayan, maske takmak zorunda bırakan bütün emniyet mensupları, jandarmalar, askerler muayyen olarak mürtet kafirler olmuşlardır.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den mütevatir olarak sabit olan hadislerde: “Bize karşı silah taşıyan bizden değildir” buyrulmuştur. Bu küfürden tevbe etmek isteyen ve tekrar İslam’a girmek isteyenler mevcut görevlerinden derhal istifa etmeli, gusledip tevbe ederek yeniden İslam’a girmeleri gerekir. Aksi halde kanlarının, mallarının haramlığı söz konusu değildir! Küfre girmiş diyanet imamlarının arkasında kılınan namazlar sahih değildir!
Bu şahısların tekfirinde hüccet ikamesi şartı aranmaz. Bu kimseler safında mücadele ettikleri liderlerinin hükmüne tabidirler. Liderleri ise mürtettir.
Dinde, kendisi hakkında soruşturma yapılmasına güç yetmeyen kimselere mümtenîu’l-hücce denilir. Müslümanların otoritesinden darulharbe kaçanlar, bir grup veya gücün himayesine sığınanlar, silah ve yandaşlar ile korunanlar bu şekilde mümtenî hükmünde kimselerdir.
Museyleme ve Tuleyha gibi sahte peygamberlerin safına geçen kimseler, şehadet kelimelerini söylemelerine, namaz kılmalarına rağmen mürtet muamelesi görmüşler, mümteniu’l-hucce oldukları için onlara tek tek hüccet ikamesi gibi bir şart aranmamıştır. Yine Haricî fırkalar da mumteniu’l-hucce oldukları için Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara hüccet ikamesi şart koşmaksızın bulundukları yerde öldürülmesini emretmiştir.
Uyduruk korona bahanesiyle kafirlerin yaptırımlarını müslümanların aleyhine olarak uygulayan devletler meşruluğunu yitirmiştir. Müslümanlar üzerinde hiçbir hakları yoktur. Zira müslümanların hükümetlere meşru konularda itaatleri, hükümetlerin dini güvenceye alma vazifesine bağlıdır. Günümüzdeki hükümetler ise din düşmanlarının yerel taşeronluğunu yapmaktadırlar.
22 Mayıs 2020 Cuma
Namaz Esnasında Kur'ân Dışında Dua Edilebilir mi?
Asım b. Humeyd rahimehullah’tan: “Avf b. Malik el-Eşcaî radiyallahu anh dedi ki:
قُمْتُ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَيْلَةً فَقَامَ فَقَرَأَ سُورَةَ الْبَقَرَةِ لَا يَمُرُّ بِآيَةِ رَحْمَةٍ إِلَّا وَقَفَ فَسَأَلَ وَلَا يَمُرُّ بِآيَةِ عَذَابٍ إِلَّا وَقَفَ فَتَعَوَّذَ قَالَ ثُمَّ رَكَعَ بِقَدْرِ قِيَامِهِ يَقُولُ فِي رُكُوعِهِ سُبْحَانَ ذِي الْجَبَرُوتِ وَالْمَلَكُوتِ وَالْكِبْرِيَاءِ وَالْعَظَمَةِ ثُمَّ سَجَدَ بِقَدْرِ قِيَامِهِ ثُمَّ قَالَ فِي سُجُودِهِ مِثْلَ ذَلِكَ ثُمَّ قَامَ فَقَرَأَ بِآلِ عِمْرَانَ ثُمَّ قَرَأَ سُورَةً سُورَةً
“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber gece namazına kalktım. Bakara suresini okudu. Her bir rahmet ayetine geldiğinde duruyor ve istekte bulunuyordu. Her bir azap ayetine geldiğinde duruyor ve sığınıyordu. Sonra rükû etti ve kıyamda durduğu kadar durdu. Rüku’unda şöyle diyordu:
“Kahr ve kudret sahibi, izzet ve saltanat sahibi, ululuk ve azamet sahibi olan rabbimi tesbih ve tenzih ederim.” Sonra secde etti, kıyamda durduğu kadar secdede kaldı. Sonra secdelerinde de de aynı şeyleri söyledi. Sonra kalktı, Âl-i İmran suresini ve birer birer sure okudu.”[1]
Şeyh Mukbil b. Hadi Rahimehullah bu hadis için şu başlığı koymuştur: "Namaz esnasında istekte bulunmak ve sığınma duası yapmak. Bu, namazda Kur'ân dışında bir dua yapılmasını yasaklayanlara bir reddiyedir." Camiu's-Sahih (2/197)
[1] Sahih. Ebû Dâvûd (873) Nesâî (1049) Tirmizî Şemail (313) Ahmed (6/24) Firyabi Fadailu’l-Kur’ân (121) Bezzar (7/183) Taberânî (18/61) Taberânî Musnedu’ş-Şamiyyin (2009) Beyhakî (2/310) İbn Asakir Tarihu Dımeşk (25/244) el-Elbani Sahihu Suneni Ebi Davud (776) Mukbil b. Hadi Camiu’s-Sahih (716, 1086, 3938, 4567)
14 Mayıs 2020 Perşembe
Tekfirinde İcma Edilen Tatarlar İle Günümüz Yöneticileri Arasındaki Uyum
Tatarların tekfiri konusunda ümmetin alimleri icma etmişlerdir. Tekfirinde icma edilen Tatarlar ile günümüzdeki yöneticilerin yaptıklarını buyrun kıyaslayın:
İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Haruriler, Rafiziler ve benzerleri gibi Haricilerden güç yeten bir kimsenin öldürülmesine gelince, bu konuda fakihlerin iki görüşü vardır ve İmam Ahmed’den iki rivayet vardır. Sahih olanı, onlardan birinin öldürülmesinin caiz olmasıdır. Mesela mezhebine davet edenler gibi. Vaad, tehdit, tekfir ve fasıklığa hükmetme konularındaki naslar sebebiyle, genel kapsama giren muayyen bir şahıs hakkında hükümde bulunmayız. Ta ki hiçbir muarızı olmayan gerektirici bir durum olmadıkça. Nitekim bu kuralı Tekfir’in Kaidesinde genişçe açıkladık. Bu yüzden Nebî sallallahu aleyhi ve sellem “Ben öldüğüm zaman beni yakın, sonra küllerimi denizde savurun. Vallahi Allah bana güç yetirirse alemlerde kimseye yapmadığı bir azabı bana yapar” diyen adamı, Allah’ın kudreti ve bedenini iade etmesi hakkında şüphe etmesine rağmen küfrüne hükmetmemiştir. Bu yüzden alimler İslam’a yeni girmiş olması veya uzak bir çölde yetişmiş olması sebebiyle haramlardan bir şeyi helal sayan kimseyi tekfir etmezler. Çünkü küfre hükmetmek ancak risalet tebliğinin ulaşmasından sonra olur. Bunların çoğuna ise muhalefet ettikleri naslar ulaşmamış olabilir. Rasulün bunlarla gönderilmiş olduğunu bilmiyor olabilir. Bu yüzden küfür hükmü mutlak olarak söylenir, terk edenin tekfir edileceği hüccet ikame edildiği zaman tekfir edilirler.
Din imamları olan fakihlerin söylediklerine gelince; 699 yılında gelen, müslümanları öldürüp zürriyetlerini esir alan, buldukları müslümanlardan yağma yapan, dinin haramlarını delen, müslümanları zelil edip mescidleri, özellikle de Beytu’l-Makdis’i aşağılayan ve orada fesat çıkaran Tatarlar ile savaşmak vaciptir. Hangi taife bazı farz namazlardan, oruçtan, hacdan, kanların ve malların haramlığını gözetmekten, kâfirlerle cihadı gözetmekten, kitap ehlinden cizye almaktan ve dinin diğer farzları ve yasaklarına riayetten yüz çevirirse – ki bunlar inkarı ve terki konusunda hiçkimsenin mazereti olmayan konulardır – farzlığını inkar eden tekfir edilir. Muhakkak mumteni taife, bunların farzlığını ikrar ediyor olsalar bile onlarla savaşılır. Bu konuda alimler arasında bir ihtilaf bilmiyorum. Fakihler ancak mumteni taifenin sabahın iki rekat sünneti, ezan ve kamet gibi– bunların farz olmadığını söyleyenlere göre - bazı şiar olan sünnetleri terk etmekte ısrar etmeleri halinde onlarla savaşılıp savaşılmaması hususunda ihtilaf etmişlerdir. Ama zikredilen farzlar ve haramlar konusunda onlarla savaşılması hususunda ihtilaf yoktur. Muhakkik alimler katında bu kimseler, müminlerin emiri Ali b. Ebi Talib radiyallahu anh’e karşı Şam halkının durumu gibi imama karşı ayaklanan veya itaatten çıkan bâgîler menzilesinde değildirler.
Muhakkak ki onlar belli bir imama itaatten çıkan veya yönetimini devirmek için ayaklanan kimselerdir. Ama zikrettiğimiz kimseler salih müslümanlara karşı ayaklanan kimselerdir. Onlarda güç vardır ve İslam’dan kısmî unsurlar da vardır. Lakin onların geneli İslamın kurallarından bir çoğunu veya çoğunluğunu terk etmişlerdir. Öncelikle onlar İslam’ı vacip görmüyorlar ve terkinden dolayı savaşmıyorlar. Bilakis onlar Allah’a ve rasulüne kafir olsa dahi Moğol devletini yücelteni bırakıyorlar, en hayırlı müslümanlardan olsa dahi moğol devletine itaatten çıkanı öldürmeyi helal sayıyorlar. Kafirlerle cihad etmiyorlar, kitap ehlini aşağılayıp cizye almıyorlar, askerlerinden dileyenin güneşe veya aya tapmasına karşı çıkmıyorlar. Hatta onların gidişatının zahiri şudur: Onlara göre adil müslüman; salih veya nafileleri yerine getiren bir müslüman demektir. Kâfir ise onlara göre müslümanlar arasındaki fasık veya nafileleri terk eden kimse konumundadır. Yine onların geneli müslümanların kanlarını ve mallarını haram görmezler. Ancak sultanları bundan yasaklarsa itaat ederler. Dinden dolayı değil, sırf sultana itaat için bunu terk ederler. Onların geneli farzları yerine getirmezler, ne namazı ne zekatı, ne haccı ne de başka farzları. Aralarında Allah’ın hükmüyle hükmetmeyi gözetmezler. Bilakis bir kısmında İslam’a uyan, diğer kısmında İslam’a aykırı olan beşeri kanunlarla hükmederler… Onlar İslama girmişlerdir ancak kurallarını uuygulamazlar.” (İbn Teymiyye Mecmuu’l-Fetava 28/499 vd.)
Yine İbn Teymiyye rahimehullah’a “Onların arasında zorla çıkarılanlar var” diyerek Tatarlarla savaşmaktan kaçınan ordular hakkında soruldu ve denildi ki: “Onlardan biri kaçarsa peşi takip edilir mi?”
Şöyle cevap verdi: “Hamd alemlerin rabbi Allah’adır. Şam beldelerine gelen Tatarlarla savaşmak kitap ve sünnet nassıyla vaciptir. Muhakkak ki Allah Kur’ân’da şöyle buyurmuştur: “Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’a ait oluncaya kadar onlarla savaşın.” Din; itaattir. Dinin (itaatin) bir kısmı Allah için, bir kısmı Allah’tan başkası için olursa din (itaat) tamamen Allah için oluncaya kadar savaşmak vacip olur. Bu yüzden Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve eğer iman edenlerseniz faizden kalanı terk edin.” “Eğer böyle yapmazsanız Allah’a ve rasulüne harp açmış olursunuz.” Bu ayet İslam’a girip namaz kılan, zekat veren lakin faizi terk etmekten kaçınan bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Allah Azze ve Celle onların faizi terk etmedikleri müddetçe Allah’a ve rasulüne karşı harp içinde olduklarını açıklamıştır. Faiz, Allah’ın en son haram kıldığı şeydir ve bu sahibinin rızasıyla alınan bir maldır! Bunlar Allah’a ve rasulüne harp açmış oluyorlar ve onlarla cihad edilmesi vacip oluyorsa, Tatarlar gibi İslamın birçok kurallarını terk edenlerle savaşmak nasıl olur? Nitekim müslümanların alimleri İslamın mütevatir zahiri farzlarından birinden yüz çeviren mümteni taife ile, onlar şehadet kelimelerini söyleleseler de, namazdan, zekattan, Ramazan ayında oruçtan, Kabeyi haccetmekten, aralarında kitap ve sünnetle hükmetmekten kaçınsalar veya fuhşiyatı, sarhoş edici içkileri, mahrem akrabalarla nikahı, haksız yere canları ve malları helal saymaları, faizi, kumarı helal saymaları, kafirlerle cihadı ve kitap ehlinden cizye almayı terk etmeleri gibi İslamın şeriat kurallarını terk etmeleri halinde din tamamen Allah’a ait oluncaya kadar savaşılması hususunda ittifak etmişlerdir…
Nitekim Sahih’te Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in hariciler hakkında şöyle buyurduğu sabit olmuştur: “Biriniz onların namazı yanında kendi namazını, oruçları yanında kendi orucunu, kıraatleri yanında kendi kıraatini küçümser. Kur’ânı okurlar, okuyuşları gırtlaklarını geçmez. İslamdan okun yaydan çıktığı gibi çıkarlar. Onlarla nerede karşılaşırsanız onları öldürün. Zira onları öldürene kıyamet gününde Allah katında ecir vardır. Onlara yetişirsem Ad kavminin öldürülmesi gibi onları öldürürdüm.”
Selef ve imamlar bunlarla savaşılması hususunda ittifak etmişlerdir. Onlarla savaşanların ilki Ali b. Ebi Talib radiyallahu anh’dır. Emevi ve Abbasi hilafetlerinin başından beri de müslümanlar emirleriyle beraber onlara karşı savaşmaya devam etmişlerdir. Bu emirler Haccac ve vekilleri gibi zalimler olsa da. Müslümanların bütün imamları haricilerle savaşılmasını emretmişlerdir. Tatarlar İslam şeriatinden çıkış konusunda zekat vermeyenlerden, faizi terk etmeyerek huruc edenlerden daha çok benzerler. Onlarla savaşmak hususunda tereddüt eden kimse İslam dini konusunda insanların en cahillerindendir. Aralarında zorla çıkarılmış olanlar olsa bile onlarla savaşmak vacip olduğunda savaşılır. Müslümanların bunda ittifakı vardır. Nitekim Abbas radiyallahu anh Bedir günü esir alındığında dedi ki: “Ey Allah’ın rasulü! Ben zorla savaşa çıkarıldım.” Nebî sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Zahirin bizim aleyhimizdedir. Sırrın (iç yüzün) ise Allah’a kalmıştır.” Nitekim alimler kafirlerin orduları müslüman esirleri kalkan olarak kullandıklarında ve savaşmadıkları takdirde müslümanlara zarar gelmesi söz konusu olduğunda, kalkan edinilen müslüman esirler öldürülmek zorunda kalsa bile onlarla savaşılacağı hususunda ittifak etmişlerdir.” (Mecmuu’l-Fetava 28/545 vd.)
Ebu Basir Olayından Çıkan Dersler
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Hudeybiye günü Kureyş ile; onlardan müslüman olup kendisine geleni geri iade etmek üzere anlaşma yapmıştı. Ebu Basir kıssası, Buhârî’nin Sahih’inde, Hudeybiye anlaşmasıyla ilgili uzun metinli rivayetin sonlarında şu şekilde anlatılır:
“Kureyş'ten Ebû Basîr adlı bir adam müslüman olarak ona iltica etti. Ardından onu geri çevirmek için (müşrikler) iki kişi gönderdiler. Dediler ki:
“Yaptığımız anlaşmaya göre bu adamı bize geri vereceksin.” O da onlara Ebû Basîr'i teslim etti. Beraberce geri döndüler. Zû'l-Huleyfe'ye vardıklarında yemek yemek için oturdular. Hurma yemeye başladılar. Ebû Basîr o iki adamdan birine dedi ki:
“Senin bu kılıcın çok hoşuma gitti.” Öbürü ise kılıcını çıkardı. Adam dedi ki:
“Hakikaten bu çok güzeldir, defalarca denedim.” Ebû Basîr:
“Göster de bakayım” dedi. Adam gösterince hemen kılıcı elinden alıp ona bir darbe indirdi, adam cansız yere düştü. Ötekisi kaçtı ve Medine'ye geldi. Koşarak mescide girdi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem onun telaşla koşup geldiğini görünce:
“Bu adam bir korku atlatmış” buyurdu. Adam Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'e yaklaşınca şöyle dedi:
“Vallahi arkadaşım öldürüldü ben de öldürülecektim. Çok geçmeden Ebû Basîr de geldi ve şöyle dedi:
“Ey Allah'ın Nebisi! Sen verdiğin sözü yerine getirdin. Allah'a karşı olan sorumluluğun da yerine getirilmiş oldu. Sen beni onlara geri verdin, sonra Allah beni onların elinden kurtardı.” Bunun üzerine Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Yazık anasına! Bu adam harbi yeniden alevlendirecek. Biri onu yakalasa!” Bu sözü duyunca, tekrar onlara geri gönderileceğini anladı. Oradan çıkıp deniz kenarına gitti. O arada Ebû Cendel b. Amr da müşriklerin elinden kurtulmuştu. O da hemen Ebû Basîr'e katıldı, müşriklerin elinden müslüman olup kurtulan kim varsa hepsi gelip Ebû Basîr'e katıldılar, böylece orada ufacık bir toplum meydana gelmişti. Ondan sonra Şam'a çıkan Kureyş kervanını duydukları ve gördükleri zaman, hemen yollarını kesip adamlarını öldürüp mallarını da almaya başladılar. Bunun üzerine Kureyş, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'e yemin edip aralarındaki akrabalığı da öne sürerek:
“Artık bizden size kim giderse ona ilişilmeyecek; o güven içinde olacak” diye and verdiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de onlara bunu kabul ettiklerine dair haber saldı. Bunun üzerine Allah Fetih suresi 24. Ayetini indirdi.”[1]
Bu kıssadan çıkarılan hükümler:
1- Müşriklerden öldürülen kişi bir elçi idi. Bilindiği üzere elçiler öldürülmezler. Bununla beraber Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Ebu Basir’e o elçiyi öldürdüğü için karşı çıkmamış, onun için fidye ödenmesini de emretmemiştir. Diğer rivayette Ebu Basir’in: “Ey Allah’ın rasulü! Benimle onlar arasında bir sözleşme veya anlaşma yoktur” demesini Nebî sallallahu aleyhi ve sellem tasdiklemiştir. Bu da, onun yaptığını ikrar etmesi anlamına gelir. Ebu Basir’in, müslümanların zimmetinden farklı bir zimmeti vardı. Elçinin kanını dökebiliyorsa, daha başka müşriklerin kanlarını dökmesi daha önceliklidir.[2]
2- Nebî sallallahu aleyhi ve sellem müslümanları, “Yazık anasına! Bu adam harbi yeniden alevlendirecek. Biri onu yakalasa!” sözleriyle Ebu Basir’e katılmaya teşvik etmiştir. Diğer rivayette: “Keşke onun adamları olsaydı” buyurmuştur. Böylece Ebu Basir’in yaptıklarını ikrar ettiği gibi, başkalarının da ona katılmasına teşvik etmiştir.
İbn Kayyım rahimehullah “Hudeybiye anlaşmasından fıkhî faydalar” başlığı altında şunları da demiştir:
* Kâfirler tarafından islâm devlet başkanı tarafına gelen bir kimseyi geri verme hükmü, içlerinden müslüman olarak ayrılıp devlet başkanının bulunduğu beldeden başka bir yere giden kimseyi kapsamaz. Şu da var ki, devlet başkanının bulunduğu beldeye gelen kimseyi talep olmaksızın geri göndermesi de gerekmez. Çünkü Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Ebu Basir kendisine geldiği zaman geri göndermemiş ve gitmesi için de onu zorlamamıştır. Ama Ebu Bâsir'i istemeye geldiklerinde almalarına izin vermiş, fakat onu geri dönmeye zorlamamıştı.
* Anlaşmalılar, kendileri tarafından devlet başkanına gelen kimseyi teslim alıp gözetimleri altına aldıkları zaman, bu kişi içlerinden herhangi birini öldürdüğünde, ne diyet vermek ve ne de kısas olmak suretiyle o kimsenin kan bedelini öder ve ne de devlet başkanı bu kan bedelini tazmin eder. Aksine bu kimse onları kendi yurtlarında öldürmüş hükmünde olur ki devlet başkanının onlar üzerinde herhangi bir hükmü olmaz. Çünkü Ebu Basîr, anlaşmalı iki kişiden birini Medine'den sayılan Zülhuleyfe'de öldürmüştü. Fakat Ebu Basîr'i onlar teslim almış olup devlet başkanının elinden ve hükmünden uzaklaştırmışlardı.
* Anlaşmalılar, imam (devlet başkanı) ile anlaştıktan sonra müslü-manlar içinden bir grup çıkıp karşı tarafa savaş açar, mallarını ele geçirir fakat imama katılmazlarsa, imamın harp açan kimseleri karşı taraftan uzaklaştırıp onlara mani olması gerekmez. İmamın anlaşmasına, sözleşmesine ve dinine ister girsinler isterse girmesinler eşittir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ile müşrikler arasındaki anlaşma, Ebu Basîr ve arkadaşları ile müşrikler arasında yapılmış bir anlaşma değildi. Buna göre, şayet bazı müslüman hükümdarlar ile hıristiyanlar ve diğer zimmiler arasında bir anlaşma yapılsa, onlarla arasında bir anlaşma bulunmayan bir başka müslüman hükümdarın onlara karşı savaş açıp mallarını ele geçirmesi caizdir. Nitekim Şeyhülislâm (İbn Teymiye) de, Ebu Basîr'le müşrikler arasında cereyan eden olaya dayanarak Malatya hıristiyanları ve esirleri hakkında bu şekilde fetva vermiştir”[3]
Bu her devlet ve cemaatin kendi zimmet ve ahidlerinde bağımsız olduklarını göstermektedir. Batılılar da bu hakikati kabul ederler. Bu, Devletler Kanununda bilinen bir kuraldır. Aksi halde Roma’daki Papa İrlanda’daki Katolik teröründen sorumlu tutulurdu. Yine Almanya, Neonazilerin yaptıklarından sorumlu tutulurdu. Yine Japonya Kızılordu’nun yaptıklarından sorumlu tutulurdu.
13 Mayıs 2020 Çarşamba
Tavsiye Ettiğimiz Alimler ve Fıkıh Kitapları
Cevap: Aleykum selam. Youtube’da aktif bir kanalım yoktur. Bazı kardeşlerimiz sohbet kayıtlarından pasajlar video yapıp yayınlıyorlar.
Avrupada yaşamaya gelince, malum olduğu üzere uyduruk Korona salgını komplosu sebebiyle Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “Hastalık bulaşması yoktur” hadisi inkar edilmiş, Cuma ve cemaat namazları iptal edilmiş, insanların yüzlerine küfrün simgesi olan maskeler taktırılmış, müslümanların yaşadığı bütün ülkeler küfür diyarına dönmüş, mürtetlerin sayısı her tarafta çoğalmıştır. Kısacası bulunduğunuz bölgede tevhid ve sünnete göre, bid’at ehliyle yakın yerlerde ikamete maruz kalmadan yaşayamıyorsanız, bunları yapmanızın mümkün olduğu yere hicret etmeniz gerekir. Yöneticilere gelince, buradaki mürtet yöneticilerin, avrupadaki kafir yöneticilerden çok farkı kalmamıştır. Allah yardımcımız olsun.
11 Mayıs 2020 Pazartesi
İcma İddiaları İçin İsnad Araştırmak Gerekir mi?
sorularım: İcma da senet gerekli midir? İmam ibn hazm'ın senetsiz aktardığı icmalar dinde delil midir?
9 Mayıs 2020 Cumartesi
Bir Önceki Yazımla İlgili Bazı İktibaslar:
Kuruluşun Türkiye ile ilgili son raporu Ocak ayında yayımlandı. İnternet sitesi üzerinden indirilebilen rapor, "Turkey's Nationalist Course" (Türkiye'nin Milliyetçi Yönelimi) başlığını taşıyor. Raporun girişinde, Türkiye ve ABD'nin 60 yıldan fazla bir süre stratejik bir ortaklık geliştirdikleri ancak son yıllarda iki ülke arasında ciddi sorunların yaşandığı belirtiliyor.
rapordan çok daha çarpıcı bir bölüm var.
(Örneğin İran’da Zerdüştlüğü, Türkiye’de Şaman inancını. Peki değerli okurlarımız siz Türkiye’de amacı ‘Şaman İnancını yaygınlaştırmak ve Şaman değerlerini yeniden canlandırmak” olan bir derneğimiz olduğunu ya da bir bakanlığımızın “Şamanizm ve Neo-Şamanizm” konulu konferans düzenlediğini biliyor muydunuz!.. Bilmediğimiz ne çok şey var değil mi!)
(Bir sonraki yazımızda bizzat CIA tarafından dsteklenen medya kuruluşları ile sivil toplum örgütlerini isim isim çıklıyacağız.. İlginç bağlantıları gördüğünüzde çok şaşıracaksınız.
kurulan Radyo’nun adı da Radio Liberation, yani Özgürlük Radyosu’ydu)
Daha önce yaptıkları işgaller, piyasaya sürdükleri yarısı ayetlerden yarısı kendi propagandalarından müteşekkil “Gerçek Furkan” uydurmacası hiç bir şekilde İslam dünyasınca benimsenmedi.
yazılı. Şu ana kadar Kur’an üzerinde gerçekleştirilen tüm değiştirme çalışmaları başarısız oldu.
Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)