Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

9 Mayıs 2020 Cumartesi

Korona Düzmecesi, Mescidlere Karşı Yıllar Önce Başlayan Bir Savaştandır


Yıllardır mescidlere karşı uluslararası bir savaş sürmektedir. Bu savaşın amacı mescidlerin fonksiyonlarını geçersiz kılmak, her ülkede mescidleri radikal hareketlerle mücadele bahanesiyle Batı'lı işgalcilerin hizmetine sunmaktır. Hatta durum mescidleri kâfir laik devletlerin yetkisi altında kapatmak ve namaz kılanları mescidlerden alıkoymak raddesine varmıştır. Böylece mescidler kâfir rejimlerin diledikleri zaman halkın maslahatı için kapatabilecekleri resmî bir kurum haline getirilmiştir. 
Nitekim uyduruk bir korona salgını iddiasıyla bunu yapmaktadırlar!  Dinin hükümlerinin iptal edilmesinden sonra Mescidler müslümanların dinlerinden kalan son şiarları idi. Şimdi ise neredeyse mescidlerde cemaatle namazı ikame eden bir ülke kalmamıştır!
 Amerika ve RAND Corporation'ın Tehlikeli Projesi:
Camilerin kapatılması, namaz kılanların onlardan engellenmesi -  cemaat ve Cuma namazlarının iptal edilmesi - ve abartılı bir şekilde medya teşvikiyle - bu keyfî önlemlerin gerçek hedeflerinin, Amerika'nın İslâm dünyasını din ve kimliğinden uzaklaştırmak olduğu ortaya çıktı. Dün aşırılığa karşı mücadele ve bugün de Corona salgını ile mücadele bahanesiyle yapılan her iki soğuk savaşta da camileri kurban etmek istiyorlar!
Türkiye’deki 1980 ihtilalini organize eden, Pentagon ve CIA ile işbirliği içinde olan RAND Corporation 2007 yılında “Ilımlı İslam Ağları Oluşturmak” başlıklı tavsiyelerinde şunu ifade etmişti: “Radikallerin fikirlerini yaymada kullandıkları unsurlar camilerdir ve taraftar edinmek için camileri araç olarak kullanmaktadırlar. Diğer taraftan liberal demokratlar fertlerin mescidlere çekilmelerinden rahatsızlık duymuyorlar.”
Rand Corporation Amerika Birleşik Devletleri'nden camilerin aşırı fikirlere sponsor olmamasını sağlamak için bir program kabul etmesini istedi ve ılımlı İslam devletlerinin ve örgütlerinin çabalarını destekleme yolları bulmayı önerdi.
Bu rapor hakkında yapılan araştırmada şunlar ifade edilmiştir: “Rand Corporation'ın üzerinde durduğu şey mescidlerin bina edilmesi veya yıkılması, varlığı veya yokluğu açısından değildir.  Daha ziyade camilerin laikliğe ve Batı talitçiliğine karşı çıkan fikirlerin yayılması için kullanıldığını düşünüyorlar. Bu nedenle terörist yapılanmaların başlıca sebebi olarak görüyorlar. “Uzun Soluklu Savaşın Geleceği” başlıklı bir raporda araştırmacılar, camilerin halka açık yerlerde dinî söylemlerle destek sağlama potansiyelini görüyorlar ve bunun aşırılık fikirlerine imkan verdiğini düşünüyorlar.
RAND Corporation ile Çalışan İslami Kurumların Tehlikesi:
Rand Corporation, Arap Körfezi'nde Katar'da İslamcı kesim, kurumları ve yazarları ile geniş bir ilişki ağı oluşturmuş, finansal destek vermiş ve yaptığı tavsiyelerin uygulanıp uygulanmadığını denetlemektedir. Yine bu raporda şunlar ifade edilir:  
“Demokratik sonuçları ölçme zorluğuna rağmen tüm seviyelerde ılımlı ağlar kurma girişimlerinin sürdürülmesi gerekir. Daha önce Amerika'nın komünizme karşı yaptığı bir soğuk savaş örnektir. Müslüman liberallerin ve demokratik İslamcıların ılımlı ağlarının, İslam devletlerinde demokrasinin gelişmesini ve büyümesini beklemesine gerek yoktu. Bu projenin kurmayı önerdiği ağ, demokrasiyi sıkı bir şekilde destekleme ve pekiştirme sürecidir. Ancak bu tarz ağları kurmanın, ılımlıları destekleyici olmasının yanında, istemeden, demokrasi yoluyla yetki kazanan İslamcılara malî ve teknik destek sağlayabileceğini de unutmamak gerekir. Özellikle, bu araştırmanın başka yerinde belirtilen İslam sembolleri hakkında yeteri kadar duyarlı şekilde bir imtihan uygulanmamışsa!”
ABD ordusuna danışmanlık hizmetleri sunan RAND Corporation, raporunda, Amerika'nın demokrasiye ve laik değerlere inanan ılımlı Müslümanlar için hedef ortaklarını da belirledi ve bunları raporda belirtti:
Gözlemci katılımcılar: “Genel olarak, ideolojik (akidevî) eğilimler kapsamında üç geniş sektör var gibi görünüyor: ABD ve Batı dünyasının İslam aşırılığını aşma çabalarında aralarında katılımcı bulabildikleri; İslam dünyası düzeyindeki sektörler: laikler, liberal Müslümanlar ve Sufilik dâhil ılımlı taklitçilerdir.”
Raporda Dennis Ross gibi analistler tarafından geliştirilen ABD'nin çıkarına olan tek fikire çağrı yapılmaktadır. O da şudur: “ABD'nin, laiklik çağrısı başlatmak ve ılımlılık güçlerinin yaşam standartlarında iyileştirme yapmak için kararlı reformcuları tanımlaması gerekir.”
Önce Fetö gibi İslam’ın kurallarını müslümanların hayatlarından birer birer çıkarıp atan grupların desteklenmesi, sonra da AKP gibi proje partilerinin revaca ve iktidara getirilmesi de bu raporun uygulamaya koyulduğunun göstergesidir.
Bu projeler yalnızca Türkiyede değil, Arap ülkelerinde de çeşitli şekillerde hayata geçirilmiştir. Suud’daki ve başka müslüman ülkelerindeki dinî üniversitelerde mezhep taklidi, hatta Maturidilik ve Eşarilik gibi sapık akideler “rahmet olan ihtilaf” gibi takdim edilmeye başlanmış, böylece demokrasiye adaptasyon süreci başlatılmış, Allah’ın dininde kıyas ve re’ylerle hükmetmeyi meşru bir yolmuş gibi sunmaya başlamışlar, bu konuda geçmişteki bazı büyük isimleri de paravan yaparak, müslümanlar, vahiy dışındaki beşerî kanunlar da konulabileceği fikrine dinden bir maske altında alıştırılmış, Ebu Hanife gibi isimlerin bayrak edinilmesi sağlanarak sapık mürcielik fikirleri “ılımlı islam” projesine alet edilmiştir.
Daha dün sözde müslümanlar “Demokrasi” dininin ibadeti olan oy kullanma eylemini huşu içinde eda etmişler, “Demokrasi küfrü için” meydanlarda günlerce nöbet tutmuşlar, müslüman olduğunu iddia eden insanların dilinden “Demokrasi” küfrünün değerleri yücelttirilmiş, bu küfür yolunda ölenlere de “şehit” dedirttirilmişti!
Bugün gelinen nokta ortadadır: İslam’ın düşmanları ellerini sürmeden, savaşmadan, kan dökmeden müslümanların camilerini, Cuma ve cemaat namazlarını müslümanların (!) elleriyle ve dilleriyle iptal ettirmişlerdir! Durum o hale gelmiştir ki, kâfirler camilerin açılmasını emretseler, müslüman olduğunu zan ve iddia eden kimseler buna karşı çıkacaklar! Böyle bir hengame içerisinde LGBTİ taraftarı insanlıktan çıkmış sapıkların sözde hukukî davalarla gündeme gelmelerinin tesadüf olduğunu mu düşünüyorsunuz? Bu sapıkları “İstanbul Sözleşmesi” gıdasıyla besleyip geliştiren kimlerdi? Bu ikili oyunun sözde “One Minute” şovundan farklı olduğunu zannetmeyin!
Camilerin kapatılma kampanyasının, Katar merkezli Uluslararası Müslüman Alimler Birliği tarafından kışkırtıldığı gayet açık bir gerçektir. Doha kentinde de bu tavsiyelerin uygulanmasını denetleyen RAND Enstitüsü vardır. Katar medyasında Dr. Azmi Beşare gözetiminde yeni bir arap kanalı vasıtasıyla ve sosyal medyada İslamcılar ve laiklerden oluşan yazarlar vasıtasıyla da bu kampanya desteklenmiştir.
2018'de Amerika ile Katar arasında aşırılıklarla mücadele için üç anlaşma imzalanmıştır. Bunun ardından,  Körfez hükümetleri RAND Corporation’ın tavsiyelerini uygulama inisiyatifini üstlendiler ve dünyadaki bütün diğer ülkelerden önce, hemen ilk bahane ile, üstelik diğer kalabalık mekanlardan da önce, ilk olarak mescidleri kapama kararı aldılar. Minberlerde cami imamlarının hutbelerine, Cuma ezanından sonra müslümanların mescidlerinde toplanmalarına son verdiler!
İnsanların dinî haklarını ihlâl ederek, mescidleri zorla kapatmak için siyasi fetvalar yayınlandı. Bu suçun yaygınlaşması için, sözde insan hak ve hürriyetleri için mücadele ediyor gibi görünen laik siyasi islam partileri, kurumları ve yazarları ortak oldular! Sanki RAND Corporation’ın raporundaki tavsiyeleri uygulamaya sokma yolunda, İslam dünyasındaki aşırılığa karşı demokrasi ve laikliği yaymaya destek vermeye davet eden İslamî kurumlarla yardımlaşmak için kendilerine kapıyı açan bu bahaneyi bekliyorlardı!
Raporda bu İslam kurumlarına, Müslümanlar arasındaki güvenilirliklerini kaybetmemek için ABD ile aralarındaki ilişkiyi, onların finansal desteklerini açıklamamaları da tavsiye ediliyor!
RAND Corporation'ın raporunda bu kurumların ABD'li yetkililer arasında ve yerel aktivistler (hem demokratlar hem de ılımlı Müslümanlar) arasında iyi ve istikrarlı bir şekilde çalışması önerilmektedir. Destek alan topluluklarda, bu programlar ABD hükümetinin kurumları tarafından doğrudan desteklenip teşvik edildiklerinden daha yüksek bir güvenilirlik sağlar, çünkü misyonları reformda yerel güçlere yardımcı olmak ve onları dışarıya bağımlı kılmamaktır. Jeopolitik gerilimleri fark ettirmeden ağlar kurulabilmesi için kurumlar ve ABD hükümeti arasında sadece bir veya birkaç aykırı düşülen görüşler olabilir.
Çoğu analist partizan olmayan ve hükümete ait olmayan bu sivil toplum kuruluşlarının (İslami araştırma merkezleri, ılımlılık ve kalkınma merkezleri gibi) çalışmalarının Amerika Birleşik Devletleri'nin demokratik değerleri desteklemesinde daha etkili yollar olduğunu düşünmektedirler. Raporda bu sivil kurumların Ortadoğu ile orantılı olarak çoğaltılması ve büyütülmesi önerilmektedir!
Günümüzde camiler, “Korona” ile mücadele kampanyasının doğrudan hedefi haline geldi! Bu aynı zamanda, Amerika'nın, Arap hükümetlerinin “İslami ılımlı güçler” ile birlikte uygulamasını istediği hedefin ta kendisidir. Nitekim 2007 yılında yayınlanan RAND raporu onlara “Mescidlerin rolünün ciddiyeti” üzerine odaklanmayı tavsiye ediyordu.  Onlar bunu dinin temeline karşı tek saldırı alanı olarak görmektedirler! Bu nedenle rapor, Amerikanın ılımlılık anlayışına uygun olarak; dinde taklitçi akımların ve laik akımların çıkarları için mescidin dışından çalışan vaizleri (propagandacıları) desteklemeye ve dinî yönelimlerin azaltılmasına çağırıyor!
Basra Körfezi'ne Aşırı Laiklik Empoze Etme Projesi
Haçlı seferi hareketi özellikle Batı Amerikalı işgalcilerin en çok hedefledikleri bölge olan Arap Körfezi ülkelerinde, diğer kalabalık mekanlardan da önce camilerin kapatılmasını amaçlamıştır. Halbuki bu bölgelerde salgın yoktur ve ölüm de olmamıştır. Bu durum, RAND Corporation’ın önerilerini uyguladıklarını kanıtlamaktadır. 26 Temmuz 2017 tarihinde Washington’daki Birleşik Arap Emirlikleri büyükelçisi Yusuf el-Uteybe de dahil olmak üzere bazı yetkililer, Amerika’nın PBS kanalına yaptıkları açıklamada Körfez ülkeleri, Mısır ve Ürdün’de halklara aşırı laiklik empoze etmek istediklerini ve on yıl içinde laik devletler olacaklarını söylemişlerdir.
Bu Körfez hükümetlerinin yönelimlerini ifade eden birçok laik yazar tarafından açıkça davet edilen şey de budur!
Camilerin devlet otoritesine boyun eğdirilmesi ve kamu yararı bahanesi altında kapatılmak suretiyle kutsallıklarının ihlali, dayatılmakta olan aşırı laikliğin ta kendisidir ve sürmekte olan Haçlı Seferlerindendir. Özellikle Birinci Dünya savaşından sonra İngiliz işgali, daha sonra da İkinci Dünya savaşından sonra Amerikan işgali altında olan Mekke ve Medine’nin dinî önemi sebebiyle bu beldede dikkatle uygulandı. Ta ki Trump gelip Haçlı seferinin kurallarını tamamen değiştirdi. Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı, uzun vadede Arap yarımadasındaki camilerin ve Mekke ile Medine mescidlerinin kapatılması projesini uygulamaya koydu.  Kabe’ye girişleri sınırlandırdı. Bu Mescidu’l-Haram’dan engellemektir! Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kâfirler, Allah'ın yolundan ve yerli ya da yolcu bütün insanlara eşit kıldığımız Mescid-i Harâm'dan alıkoymaya kalkanlar! Kim orada zulüm ile haktan sapmak isterse ona acı azaptan tattırırız” (Hac 25)
“Hem onlar Mescid-i Haram’dan alıkoydukları halde Allah onlara niçin azab etmesin ki? Çünkü O’nun velileri değillerdir. O’nun velileri ancak sakınanlardır, fakat onların pekçoğu bilmez.” (Enfal 34)
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Gece veya gündüz hangi saatte olursa olsun Kâbe’de tavaf eden hiç kimseyi engellemeyin.”
Nitekim bundan önce Katar medyasında Osmanlı devletinin devrilmesinden bu yana Mekke ve Medine’nin kutsallığını ihlal etme ve onları Haçlı güçlerine tabi olan uluslararası sistemin doğrudan denetimine tabi tutmaya açık bir çağrı başlamıştı!
Trump'ın 2017'deki Riyad konferansında yüzyılın anlaşmasını duyurmasından bu yana Arap Yarımadası'nın batılılaştırılması ve dininden hızla sıyırılması hızlandı!
Bu projeyi 2019 yılında Birleşik Arap Emirlikleri, tarihinde ilk defa putperestliğe çağıran Hristiyan kitlenin lideri olan Vatikan Papa'sını, İslam’ın ve vahyin beşiği olan Arap Yarımadasında ağırlayarak taçlandırdı.
Arap dünyasındaki resmi fetva organları ve Katar'daki “Müslüman Alimler Birliği” dininin şiarlarını ayakta tutmanın zorunluluğunu gözardı ederek, kamu yararı bahanesiyle dinin görünen son direği olan camilerin kapatılmasına çağrıda bulunmaya cüret etti!
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “O: “Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin” diye dinden Nuh’a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya vasiyet ettiğimizi size de şeriat kıldı. Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve kendisine yöneleni hidayete erdirir.” (Şura 13)
Dinin korunması, beş zaruretin en önceliklisidir ve bu canın korunması zaruretinden de önce gelir. Bu yüzden din, dinin ikamesi ve aslının korunması için, malların ve canlarının telefinin söz konusu olduğu cihadı meşru kılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: 
“Fitne kalmayıncaya ve din de yalnız Allah için oluncaya kadar, onlarla savaşın! Eğer vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (Bakara 193)
“Hiçbir fitne kalmayıp din bütünüyle Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın; vazgeçerlerse elbette Allah yaptıklarını hakkıyla görendir.” (Enfal 39)
Dinin korunması zarureti ile canın korunması zarureti çakışırsa dinin korunmasının öncelikli olduğuna dair daha önceki yazılarda açıklama yapmıştım. 


Fakihler İslamda yöneticilere vacip olan ilk şeyin dinin korunması ve şiarlarının ikame edilmesi olduğu hususunda icma etmişlerdir. Yine dinin şiarlarının en önemlisinin mescidler, beş vakit namaz, Cuma ve cemaatler olduğu hususunda icma etmişlerdir. Öyle ki Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bunu İslam ile küfür arasındaki ayırıcı çizgi kılmıştır. Sahih hadiste: 
“Bizimle onlar arasındaki fark namazdır. Kim namazı terk ederse kâfir olmuştur” buyrulmuştur. Yine sahih hadiste zalim yöneticiler ve onlara karşı silahla ayaklanmak konusunda: 
“Aranızda namazı ikame ettikleri sürece hayır” buyrulmuştur. Diğer rivayette: “Beş vakit namazı kıldıkları sürece” buyrulmuştur.

İbn Battal rahimehullah, Buhârî şerhinde (5/126) şöyle demiştir: “Ümmetin cumhurunun kabul ettiği şudur: Yöneticiler imandan sonra küfre girmedikçe ve namazları ikame etmeyi terk etmedikleri sürece onlara karşı ayaklanmak ve görevden azledilmeleri gerekmez.”

Namazı ikame etmek ona davet etmekle, onu iptal etmemekle olur. Nitekim Kadı Iyaz, Sahihu Muslim Şerhinde (6/246) şöyle demiştir: “Müslümanlar arasında kâfirin yönetici olamayacağı, yönetici küfre girerse yöneticiliğinin devam edemeyeceği hususunda ayrılık yoktur. Yine namazların ve namaza çağrının terk edilmesi de böyle bir küfürdür.”

Yine Nevevi Muslim Şerhinde (12/229) Kadı Iyaz’ın bu sözünü onaylayarak nakletmiştir: “Kadı Iyad dedi ki: “Alimler, yöneticiliiğin kafir için geçerli olmayacağı, eğer sonradan kâfir olursa azledileceği hususunda icma ettiler. Yine eğer namazların ikamesini ve namaza çağrıyı terk ederse de böyledir.” 

7 Mayıs 2020 Perşembe

Nasihat ve Tavsiye Talebi


Soru: Selamun aleyküm hocam, ben yaklaşık 1.5 senedir. Siteden ve kitaplarınızı  takip eden 17 yasında bir ilim talebesiyim. Sizden nasihat ve tavsiyeler istiyorum saygılar
Cevap: Aleykum selam ve rahmetullah. Allah Azze ve Celle ilim talebinde ihlas ve istikamet üzere başarıya muvaffak kılsın. Aşağıda linkini verdiğim sohbetin dinlenilmesini sana ve senin gibi nasihat talep eden bütün kardeşlerime tavsiye ediyorum:

Allah'ın Kitabıyla Hükmetmeyen Kavim Hakkında

Soru: “Selamun aleykum. 3 sefer karşılaştım ama nerde geçtiğini söylemediniz hadis şu:  Siz Allahın indirdikleri ile hükmetmezseniz Allah da sizin başınıza Allahın hükmüyle hükmetmeyen yöneticiler musallat eder. Bu hadisin kaynağını atabilirmisiniz
Cevap: Aleykum Selam.  Bunu mana olarak zikretmiş olabilirim. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَكَذَلِكَ نُوَلِّي بَعْضَ الظَّالِمِينَ بَعْضًا بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
“Biz kazanmakta oldukları sebebiyle zalimlerin bir kısmını bir kısmına işte böyle velî (yönetici) kılarız.” (En’âm 129)
Ebu Zerr radiyallahu anh’den gelen rivayette şu cümle geçer:
وَإِذَا حَكَمُوا بِغَيْرِ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ كَانَتِ الدَّوْلَةُ لِلْمُشْرِكِينَ عَلَيْهِمْ وَجُعِلَ بَأْسُهُمْ بَيْنَهُمْ
“Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla hükmettikleri zaman devlet onların aleyhine, müşriklere ait olur ve azapları aralarında kılınır.”[1]
İbn Ömer radiyallahu anhuma’dan gelen uzunca bir rivayetin bir cümlesi şu şekildedir:
وَمَا لَمْ يَحْكُمُوا بِكِتَابِ اللَّهِ إِلَّا جَعَلَ اللَّهُ بِأَسَهُمٍ بَيْنَهُمْ
“Allah'ın Kitabı ile hükmetmedikleri zaman Allah onların azabını kendi aralarında kılar”[2]
İbn Abbas radiyallahu anhuma’dan gelen diğer bir rivayette şu cümle geçer:
وَمَا حَكَمُوا بِغَيْرِ مَا أَنْزَلَ اللهُ إِلَّا فَشَا فِيهِمُ الْفَقْرُ
“Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla hükmettikleri zaman mutlaka aralarında fakirlik yayılır.”[3]


[1] Hasen. Ebu’l-Ferac Mes’ud b. Hasen es-Sekafi Fevaid (126)
[2] Hasen. Hâkim (4/582) Taberânî Evsat (5/61) Taberânî Musnedu’ş-Şamiyyin (1558) İbn Mâce (4019) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (8/333) Ebu Nuaym Ma’rife (482) Bezzar (12/315) Ru’yani (1423) Deylemi (8209) Beyhakî Şuab (3/197) İbn Asakir Tarih (35/260-61) Mukbil b. Hadi, Delailu’n-Nubuvve (s.418) el-Elbani es-Sahiha (106)
[3] Hasen. Taberânî (11/45) Sa’lebi el-Keşfu ve’l-Beyan (10/150) Vahidi el-Vesit (4/441) Deylemi (2978) el-Elbani Sahihu’t-Tergib (765)

5 Mayıs 2020 Salı

Müstehcen Resimlere ve Görüntülere Bakmak Hakkında

Uzunca metinli bir soru sorulmuş, özet olarak kadının avretinin kendisine bakmak ile resmine bakmanın hükmü, cariyenin avreti, cariyeye şehvetle bakmak ve dokunmak gibi meseleler dinde bir delil niteliği olmayan sağdan soldan nakillerle bulandırılmıştır.
Öncelikle, Sahih Tesettür adlı çalışmamda erkeğin ve kadının, yabancılara ve mahremlerine karşı avretinin sınırlarını delilleriyle açıklamış bulunuyorum. Soruda aktarılanlara gelince birkaç hususun belirtilmesi gerekir:
1- Bir kimsenin Prof, Dr., Doç. Gibi titrleri varsa ve din hakkında konuşuyorsa hele bir de ilahiyatçıysa kesinlikle onun sözüne itibar etmeyin, istikamet sahibi bir insan ilahiyat fakültesinde kesinlikle okumaz! Yanlışlıkla okuduysa da düzgün bir adama kesinlikle bu titr’leri vermezler, bunu iyi bilin. Yrd. Doç. Dr. Ahmet Dalkıran “On Yedinci Yüzyıl Osmanlı Minyatürlerinde Sıra Dışı Bir Eğitim: Müstehcenlik” adlı makalesinde şöyle demiş: “Müslümanların halifeliğini elinde bulunduran Osmanlı İmparatorluğunda, XVII. Yüzyılda müstehcenliğin görüldüğü sıradan halka ait minyatürlerin yapılması ve bunların padişahlara ait albümlere kadar girmesi dikkat çeken bir husustur.”
Cevap: Hadiste “Halifelik otuz senedir, sonrası ısırıcı sultanlıktır” buyrulmuştur. Buna göre Muaviye radiyallahu anh ve sonrakilere, Emevilere, Abbasilere vd. ancak mecazen halife denilebilir. Halifeliği zorla gaspeden Osmanlılara gelince, mecazen dahi halife değillerdir. Çünkü Kureyş’ten değillerdir. Kaldı ki sahih bir halifelikleri dahi olsa, onların yaptıkları hiçbirşey dinde bağlayıcı değildir. Nitekim Osmanlı sultanları ve halkı alevilik, sufilik, hanefilik, maturidilik gibi sapık akideler üzerindeydiler. Osmanlının son zamanlarında Birgivi Mehmed, Kadızade Ahmed gibi, içlerinde bulundukları şirkleri sorgulayan bazı cılız silkinmeler olmuştur. Lakin fazla bir etkisi olmamıştır. Daha önceki halifelerin Mesela Yezid’in, Mervanın, Me’munun, Mu’tasım’ın ve daha başkalarının da halife sıfatıyla yaptıkları nice çirkinlikler vardır ki lanetle anılmaktadır. Şu halde Ahmet Dalkıran ne demek istiyor, ne yapmaya çalışıyor, “Osmanlıda bu pislikler yapılmış, biz de yapalım” mı diyor, yoksa, “Osmanlı çok matah bir dönem değildi” mi demek istiyor? Eğer birincisini kastediyorsa bu önermenin bâtıllığı ortadadır. Şayet ikincisini kastediyorsa, Osmanlının akide olarak içine batmış olduğu şirkî akidelerin yanında bu sayılanlar çok temiz kalır!
2- Sorularla İslamiyet sitesinde İbn Abidin’in Reddu’l-Muhtar’ından şöyle bir alıntı yapılmış: “Dikkat edilsin, acaba şehvetle nakşedilen bir resme, bir surete bakmak haram mıdır? İşte burada tereddüt yeridir. Yani bu tereddütler olan bir meseledir. Bunun hükmünü görmedim. Tetkik edilsin.” Sonra Şafiilerin fakihlerinden(!) Kalyubinin ve Buceyriminin, kadının sudaki ve aynadaki görüntülerine şehvetle bakmanın haram olmadığını söylediklerine dair nakil yapılıyor. Sonra deniliyor ki: “Hanefi fakihlerinden(!) İbn Abidin ile Şafii fakihlerinden (!) Kalyubi ve Buceyrimi’nin harama bakmaktan sakınma ve zinaya yaklaşmama konularıyla ilgili ayetleri ve hadisleri bilmedikleri iddia edilemez. Bu ayetleri ve hadisleri bildikleri halde resimdeki, suretteki, sudaki ve aynadaki görüntülerle ilgili böyle açıklamalar yapmış olmaları bu görüntülerin aslından yani gerçeğinden farklı olduğu kanaatini taşıdıklarını gösterir.”
Cevap: Soruda sözü aktarılan kişi bu nakillerle ne demek istiyor? Bu şahıslar fakih olduklarına ve böyle bir fetva verdiklerine göre bunlarla amel edebiliriz mi demek istiyor, yoksa, alim zannedilen bu şahısların Kuran ve sünnete ne kadar bigane olduklarını mı anlatmak istiyor? Söz akışından anlaşılan o ki, birincisi kastediliyor.
İbn Abidin, Kalyubi ve Buceyrimi gibi taslaklara da fakih değil, ancak mutefekkih denilir. İbn Abidin, “Şayet hacılar kabeyi ziyarete gittiklerinde yerinde değilse, yani o sırada Kabe, Allah dostlarını ziyaret etmek için yerinden ayrılmışsa kabenin yeri etrafında dönüp tavaf yapılabilir mi?” şeklindeki uçuk kaçık fantastik sorulara cevap arayan bir hayal gücüne sahip kişiliktir. Kalyubi ve Buceyrimi de ondan aşağı kalmazlar. Kaldı ki, onlar en düzgün, en bilgili, en takbvalı alimler olsalardı bile hatta sahabeden olsalar bile, onların delile aykırı görüşlerini almak caiz olmazdı. Allah Azze ve Celle alimleri ve rahipleri rab edinme tehlikesine karşı uyarmış (Tevbe 31), taklitten yasaklayan birçok ayetler, hadisler ve seleften nakiller varid olmuştur. Burası bunları nakletmenin yeri değildir.
Peki bu soruda gündeme getirilen mesele nasıl bir abesle iştigal, bu da görülmüyor mu? Eski alimler, sen önce tahtı ispat et, nakışını sonra yaparsın derlerdi. Bu resimleri yapmanın, bulundurmanın, ele geçtiyse yok etmeden tutmanın caiz olduğunu nereden çıkardılar da bunlara şehvetle bakmanın hükmü faslına geçti bu sözde fakihler? Kadının sudaki ve aynadaki görüntüsüne bakabilmek için su veya ayna karşısında kadını hangi marifetle soyabildiler de, yansımasına şehvetle bakma faslına geçtiler? Fakihlik bu mudur? Farazi fantastik ihtimaller kurup üzerinden hükümler uydurmak mıdır? Halbuki selefimiz fakih, Allah’tan korkandır, Allah’tan sakındırandır, insanlara Allah’a isyan konusunda cesaret vermeyendir diye tarif ediyorlardı. Bu millet Celaleddin Rumi gibi ahlaksız porno hikayecilerini Allah dostu sayınca, böyle fantastik sapık düşünceleri meşru kılacak fakih(!)leri de icad eder tabii ki!
3- Halis K. Ece’den Cariyelerle ilgili bazı nakiller yapılmış. Bu yazar doğru akideli biri değildir, sünnet inkarcılarıyla örtüşen bir çizgisi vardır. Bu yazardan aktarılan şu ifadelerde de çarpıtma vardır: “Erkekler, mahrem kadınların bakabilecekleri zînet yerleri gibi, başkalarının 
câriyelerinin zînet yerlerine de bakabilir ve dokunabilirler. Ama mahrem 
kadınlarında olduğu gibi göbekle diz kapağı arasına bakamaz ve 
dokunamazlar. Bu mevzuda delil, yukarıda kısaca zikrettiğimiz şu hâdisedir: Hazret-i Ömer (r.a.), örtülü bir câriye görmüş, çubukla örtüsüne dokunup: 
“Şu başörtünü at, ey kokmuş kadın! Hür kadınlara mı benzemek istiyorsun?” 
demiş. Bu da câriyenin başına, saçına, kulağına… bakmanın helâl olduğunu 
gösterir.”
Cevap: Cariyeler müslime cariyeler ve gayri muslime cariyeler olarak iki sınıf idi. Müslime cariyeler yüzleri dışında heryerlerini örterlerdi. Ancak yüzlerini de örttükleri zaman Ömer radiyallahu anh buna karşı çıkmış ve hürlere benzemeyin uyarısını yapmıştır. Yani soruda aktarılan rivayette başörtüsü diye terceme edilen şey himar kelimesidir ve bu yüz örtüsü demektir. Yazar bu kelimenin başörtüsü olduğunu zannettiği için öyle tercüme etmiş, bütün cariylerin başlarının açık olacağı zannına kapılmıştır. Bu yanlıştır. Mahremlerin avretinin diz ile göbek arası demesi de uzun yıllardır devam edegelen çok büyük bir yanlış ve bâtıldır.
Himar denen örtünün yüz örtüsü olması ve cariyelerin, hürlerin, mahrem akrabaların avret sınırları ile ilgili delillerin ayrıntısı için Sahih Tesettür kitabıma bakınız.
Gayri müslime cariyelere gelince, bunlara şehvetsiz olarak bakmak hakkında sitede yazı yayınlamıştım:
Bu yazarlar şehvetle bakmanın cevazını nereden çıkarıyorlar anlamış değilim! Kitap ve sünnetten delil bulamayınca Hanefilerden Kasani’nin, habis sapıklığın önderi olan Ebu Hanife’den “Satın almak istediği cariyeye şehvetle dokunabilir de” sözünü aktarıyorlar!
Sanki gayri müslimlerle zinayı helal saymak isteyen, gayri müslim kadınları cariye hükmünde saymak isteyen, cariyelerle de hertürlü ilişkiyi caiz görmek isteyen ibahacı sapık düşüncelere yol arayan sorulardır bunlar. Bu düşüncelerden tevbe edilmesi gerekir.
Şu linklere de bakın:
Kâfire Kadınla Zina Etmek de Haramdır

İslam’da Cariyelik:

4 Mayıs 2020 Pazartesi

Toplu Halde Zikir Hakkında

Soru: “Hocam; aşağıda belirttiğim hadisi, toplu zikir yapmaya delil gösteriyorlar.  Bu hadisin sıhhati ve toplu zikir yapmaya delil olup olamayacağı hakkında  sizin görüşünüz nedir?”
حَدَّثَنَا الْحَكَمُ بْنُ نَافِعٍ أَبُو الْيَمَانِ قَالَ حَدَّثَنَا  إِسْمَاعِيلُ بْنُ عَيَّاشٍ عَنْ رَاشِدِ بْنِ دَاوُدَ عَنْ يَعْلَى بْنِ شَدَّادٍ قَالَ حَدَّثَنِي أَبِي شَدَّادُ بْنُ أَوْسٍ وَعُبَادَةُ بْنُ  الصَّامِتِ حَاضِرٌ يُصَدِّقُهُ قَالَ كُنَّا عِنْدَ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ هَلْ فِيكُمْ غَرِيبٌ؟ يَعْنِي أَهْلَ  الْكِتَابِ فَقُلْنَا لَا يَا رَسُولَ اللهِ فَأَمَرَ بِغَلْق الْبَابِ وَقَالَ ارْفَعُوا أَيْدِيَكُمْ وَقُولُوا لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ فَرَفَعْنَا أَيْدِيَنَا سَاعَةً ثُمَّ وَضَعَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَدَهُ ثُمَّ قَالَ الْحَمْدُ لِلَّهِ اللهُمَّ  بَعَثْتَنِي بِهَذِهِ الْكَلِمَةِ وَأَمَرْتَنِي بِهَا وَوَعَدْتَنِي عَلَيْهَا الْجَنَّةَ وَإِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ ثُمَّ قَالَ أَبْشِرُوا فَإِنَّ الله عَزَّ وَجَلَّ قَدْ غَفَرَ لَكُمْ
Cevap: Bu rivayet toplu halde cehrî zikir yapanların tutundukları delillerdendir. Tercümesi şu şekildedir: Şeddad b. Evs ve Ubade b. es-Samit radıyallahu anhuma’ dediler ki: “Biz Nebî aleyhisselam’ın yanında iken buyurdu ki:
“Aranızda yabancı var mı?” Yani Ehl-i kitaptan kimse var mı diye kastediyordu. Biz: “Hayır ey Allah’ın rasulü!” dedik. Bunun üzerine kapının kapatılmasını emretti ve buyurdu ki:
“Ellerinizi kaldırın ve La ilahe illallah deyin” Biz de ellerimizi bir müddet kaldırdık. Sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem elini indirdi ve buyurdu ki;
 “Allah’a hamd olsun. Allah’ım! Şüphesiz beni bu kelime ile gönderdin, bununla emrolundum, bununla bana cenneti vaad ettin. Şüphesiz sen vaadinden dönmezsin” Sonra buyurdu ki:
 “Müjdelenin! Şüphesiz Allah sizi bağışladı.”[1]
Bu rivayet zayıf olup delil olamaz. İsnadında Raşid b. Davud es-San’anî tek kalmıştır. Onun hakkında Yahya b. Main ve Duhaym; “Sika/güvenilir” derken, Buhari; “Fîhi nazar/şüpheli” demiştir. İmam Buhârî cerh lafzını güvenilir olmayan ve itham edilen, metruk raviler hakkında kullanır. Darekutni; “Zayıftır, onunla delil getirilemez” der.[2] 
Böyle bir durumda cerh, ta’dilden önceliklidir. Hadis zayıftır. El-Elbani ve Şuayb el-Arnaut gibi muasır muhakkikler de zayıf olduğunu belirtmişlerdir.
Bununla birlikte hadis şayet sahih olsaydı toplu halde zikretmeye değil toplu halde duada elleri kaldırmaya delil olurdu. Zira ellerin kaldırılmasının söylenmesi dua içindir.


[1] Zayıf. Ahmed (4/124) Hâkim (1/679) Taberani Musnedu’ş-Şamiyyin (2/157-8) Taberani Mucemu’l-Kebir (7/289) Bezzar (7/157, 8/407) ed-Dulabi el-Esma ve’l-Kuna (500) İbn Asakir Tarih (17/446) İbn Receb Camiu’l-Ulum ve’l-Hikem (s.398) Leknevi Sibaha (s.57) el-Elbani Daifu’t-Tergib (924)
[2] İbn Hibban es-Sikat (6/302) Zehebi Mizan (3/55) Zehebi el-Kâşif (1/388) Zehebi el-Muğni (2066) Mizzi Tehzibu’l-Kemal (9/7) İbn Hacer Tehzibu’t-Tehzib (3/195)

3 Mayıs 2020 Pazar

Gündüzün On İki Saat Olmasının Anlamı

Cabir b. Abdillah radiyallahu anhuma’dan: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
يَوْمُ الْجُمُعَةِ اثْنَتَا عَشْرَةَ سَاعَةً لَا يُوجَدُ فِيهَا عَبْدٌ مُسْلِمٌ يَسْأَلُ اللَّهَ شَيْئًا إِلَّا آتَاهُ إِيَّاهُ فَالْتَمِسُوهَا آخِرَ سَاعَةٍ بَعْدَ الْعَصْرِ
“Cuma günü on iki saattir. Onda bir saat vardır ki Allah Azze ve Celle’den bir şey isteyen bir Müslüman kula istediğini mutlaka verir. Onu ikindiden sonraki son saatte arayın.”[1]
Ebu Seleme b. Abdirrahman rahimehullah dedi ki: “Abdullah b. Selam radiyallahu anh’ın şöyle dediğini işittim:
النَّهَارُ اثْنَتَا عَشْرَةَ سَاعَةً وَالسَّاعَةُ الَّتِي يُذْكَرُ فِيهَا مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ مَا يُذْكَرُ آخِرَ سَاعَاتِ النَّهَارِ
“Gündüz on iki saattir. Cuma gününde olduğu bildirilen saat de gündüzün son saatindedir.”[2]
İbn Mende et-Tevhid kitabında (1/155), Ebu Zerr radiyallahu anh’den ve İbn Ömer radiyallahu anhuma’dan merfu olarak:
النَّهَارُ اثْنَتَا عَشْرَةَ سَاعَةً
“Gündüz on iki saattir” lafzıyla hadisi isnadlarını zikretmeden başlık olarak vermiştir.
Bu hadislerde geçen saat ile kastedilen örfümüzde yerleşmiş olan 60 dakikalık zaman dilimi değildir. Nitekim es-Sa’lebî rahimehullah el-Keşfu ve’l-Beyan adlı tefsirinde (3/45) şöyle demiştir:
تُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهارِ أي تدخل ما نقص من أحدهما في الآخر حتى يكون النهار خمس عشرة ساعة وهو أطول ما يكون والليل تسع ساعات وهو أقصر ما يكون وَتُولِجُ النَّهارَ فِي اللَّيْلِ حتى يكون الليل خمس عشر ساعة والنهار تسع ساعات فما نقص عن هذا زيد في الآخر نظير قوله تعالى يُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهارِ وَيُكَوِّرُ النَّهارَ عَلَى اللَّيْلِ
“Geceyi gündüze girdirir” (Al-i İmran 27) ayetinin manası; ikisinden birinden eksileni diğerine girdirir, ta ki gündüz, olabileceği en uzun süre olan on beş saate çıkar, gece de olabileceği en kısa süre olan dokuz saate kısalır. “Gündüzü de geceye girdirdir” ayetinin manası; gecenin on beş saat olması, gündüzün de dokuz saate inmesidir. Bundan eksilen diğerine eklenir. Bunun benzeri şu ayettir: “Geceyi gündüz üzerine dolar, gündüzü de gece üzerine dolar” (Zumer 5)
Zumer 5. âyetini bildiğiniz gibi, bazı bozuk akideli insanlar dünyanın küre olduğuna delil getirmeye zorluyor! Hâlbuki ayette dünyadan değil, gece ve gündüzün birbirine eklenmesinden bahsedilmektedir.
Sa’lebî’nin bu açıklaması es-Suddî rahimehullah’tan sahih isnadla rivayet edilmiştir: es-Suddî rahimehullah dedi ki:
{تُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ}حَتَّى يَكُونَ اللَّيْلُ خَمْسَ عَشْرَةَ سَاعَةً وَالنَّهَارُ تِسْعَ سَاعَاتٍ وَتُدْخِلُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ حَتَّى يَكُونَ النَّهَارُ خَمْسَ عَشْرَةَ سَاعَةً وَاللَّيْلُ تِسْعَ سَاعَاتٍ
“Geceyi gündüze girdirir, gündüzü de geceye girdirir.” (Al-i İmran 27) Öyle ki gece on beş saate çıkar, gündüz de dokuz saate iner. Gündüz geceye girer, öyle ki gündüz on beş saate çıkar, gece de dokuz saate iner.”[3]
el-Hasen el-Basrî rahimehullah şöyle demiştir:
اللَّيْل اثنتا عشرة ساعة والنهار اثنتا عشرة ساعة فَإِذَا أولج اللَّيْل فِي النَّهَار أخذ النَّهَار من ساعات اللَّيْل فطال النَّهَار وقصر اللَّيْل وإذا أولج النَّهَار فِي اللَّيْلِ أخذ اللَّيْل من ساعات النَّهَار فطال اللَّيْل وقصر النَّهَار
“Gece on iki saat, gündüz on iki saattir. Gece gündüze girdirildiği zaman gündüz, geceden saatler alır ve gündüz uzayıp gece kısalır. Gündüz geceye girdirildiği zaman ise gece gündüzden saatler alır, gece uzayıp gündüz kısalır.”[4]
Müfessirlerin tamamı bu konuda ittifak halindedir.
İbn Hacer rahimehullah, Fethu’l-Bari’de (2/368) Cuma’ya ilk saatte gelmek hakkındaki hadisi (Buhârî no:881) açıklarken şöyle demiştir:
أَنَّ الْمُرَادَ بِالسَّاعَاتِ مَا يَتَبَادَرُ الذِّهْنُ إِلَيْهِ مِنَ الْعُرْفِ فِيهَا وَفِيهِ نَظَرٌ إِذْ لَوْ كَانَ ذَلِكَ الْمُرَادَ لَاخْتَلَفَ الْأَمْرُ فِي الْيَوْمِ الشَّاتِي وَالصَّائِفِ لِأَنَّ النَّهَارَ يَنْتَهِي فِي الْقِصَرِ إِلَى عَشْرِ سَاعَاتٍ وَفِي الطُّولِ إِلَى أَرْبَعَ عَشْرَةَ وَهَذَا الْإِشْكَالُ لِلْقَفَّالِ وَأَجَابَ عَنْهُ الْقَاضِي حُسَيْنٌ بِأَنَّ الْمُرَادَ بِالسَّاعَاتِ مَا لَا يَخْتَلِفُ عَدَدُهُ بِالطُّولِ وَالْقِصَرِ فَالنَّهَارُ اثْنَتَا عَشْرَةَ سَاعَةً لَكِنْ يَزِيدُ كُلٌّ مِنْهَا وَيَنْقُصُ وَاللَّيْلُ كَذَلِكَ وَهَذِهِ تُسَمَّى السَّاعَاتِ الْآفَاقِيَّةَ عِنْدَ أَهْلِ الْمِيقَاتِ وَتِلْكَ التَّعْدِيلِيَّةِ بِالسَّاعَاتِ وَقِيلَ الْمُرَادُ بِالسَّاعَاتِ بَيَانُ مَرَاتِبِ الْمُبَكِّرِينَ مِنْ أَوَّلِ النَّهَارِ إِلَى الزَّوَالِ وَأَنَّهَا تَنْقَسِمُ إِلَى خَمْسٍ
“Burada saatler ile kastedilen şeyin zihinlerde akla ilk getirdiği şey örfteki (altmış dakika) olduğudur. Ancak bunda şüphe vardır. Çünkü şayet bu kastedilseydi kış günü ile yaz günü arasında farklılık olmazdı. Zira gündüz on saate kadar kısalır ve ondört saate kadar uzar. El-Kaffal bu karışıklığı dile getirmiş ve el-Kadı Huseyn ona şöyle cevap vermiştir: “Burada saatler ile kastedilen uzunluk ve kısalık sebebiyle sayısı değişmeyen zaman dilimleridir. Gündüz on iki saattir lakin bu saatlerden her biri uzayıp kısalır. Gece de böyledir. Bu saatler (altmış dakikalık dilimler) ise vakit tayin eden uzmanlar katında âfakî saatlerdir.”
Şu halde hadiste saat ile kastedilen şudur: Gündüzde on iki zaman dilimi vardır, gecede de yine on iki zaman dilimi vardır. Araplar bu zaman dilimlerinin her birine ayrı isimler vermişlerdi ve bu zaman dilimlerinin miktarı standart bir şekilde her gün aynı süre kadar değildir.
Şianın âlimlerinden Şeyh Saduk, el-Hisal kitabında (no:67) büyük dilci Sa’leb’den şöyle naklediyor:
حدثنا الحسن بن عبد الله بن سعيد العسكري قال أخبرني عمي قال أخبرنا أبو إسحاق قال أملى علينا ثعلب ساعات الليل الغسق والفحمة والعشوة والهدأة والجنح والهزيع والفقد والعقر والزلفة والسحرة والبهرة وساعات النهار الراد والشروق والمتوع والترحل والدلوك و الجنوح والهجير والظهيرة والاصيل والطفل
“Bize el-Hasen b. Abdillah b. Said el-Askerî tahdis etti, dedi ki, bana amcam haber verdi, dedi ki, bize Ebu İshak haber verdi, dedi ki, bize Sa’leb gecenin saatlerini şöyle imla ettirdi: El-Gasak, el-Fehame, el-Aşve, el-Hede’, el-Cenah, el-Hezî’, el-Fakd, el-Akr, ez-Zelefe, es-Sehara, el-Behera. Gündüzün saatleri: er-Râd, eş-Şurûk, el-Mutû, et-Terahhul, ed-Dulûk, el-Cenûh, el-Hecîr, ez-Zahira, el-Esîl, et-Tıfl.”
Sa’leb, gecenin on bir, gündüzün de on saatinin ismini zikretmiştir. “Ez-Zıll” de gündüzün saatlerinin isimlerindendir ve fecrin doğuşu ile güneşin doğuşu arasındaki vaktin adıdır. Yine güneşin zevalinden sonraki vakte “el-Aşiyy” denilmektedir.
Ebu Cafer er-Razi rahimehullah’tan: “er-Rabi b. Enes rahimehullah şöyle dedi:
إِنَّ النَّهَارَ اثْنَا عَشَرَ سَاعَةً فَأَوَّلُ السَّاعَةِ مَا بَيْنَ طُلُوعِ الْفَجْرِ إِلَى أَنْ تَرَى شُعَاعَ الشَّمْسِ ثُمَّ إِنَّ السَّاعَةَ الثَّانِيَةَ إِذَا رَأَيْتَ شُعَاعَ الشَّمْسِ إلى أن يضئ الإِشْرَاقُ عِنْدَ ذَلِكَ لَمْ يَبْقَ مِنْ قُرُونِهَا شَيْءٌ وَصَفَى لَوْنُهَا قَالَ فَهُوَ فِيمَا سَمِعْنَا إِذَا كُنْتَ فِي أَرْضٍ مُسْتَوِيَةٍ أَوْ فِي مَكَانٍ لَا يَحُولُ بَيْنَكَ وَبَيْنَهَا شَيْءٌ فَإِذَا كَانَتْ بِقَدْرِ مَا تُرِيكَ عَيْنُكَ قَيْدَ رُمْحَيْنِ فَذَلِكَ أَوَّلُ الضُّحَى وَذَلِكَ أَوَّلُ سَاعَةٍ مِنْ سَاعَاتِ الضُّحَى ثُمَّ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ الضُّحَى سَاعَتَيْنِ ثُمَّ ساعة السَّادِسَةُ حِينَ نِصْفِ النَّهَارِ فَإِذَا زَالَتِ الشَّمْسُ عَنْ نِصْفِ النَّهَارِ فَتِلْكَ سَاعَةُ صَلاةِ الظُّهْرِ ثُمَّ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ الْعَشِيِّ سَاعَتَيْنِ ثُمَّ أَنَّ السَّاعَةَ الْعَاشِرَةَ هِيَ مِيقَاتُ صَلاةِ الْعَصْرِ ثُمَّ بَعْدَ ذَلِكَ سَاعَتَيْنِ إِلَى اللَّيْلِ
“Muhakkak ki gündüz on iki saattir. Birinci saat; fecrin doğuşundan güneşin ışıklarının görünmesine kadardır. Sonra ikinci saat; güneşin ışıklarının görülmesinden işrak aydınlanmasına kadar olan zamandır. O zamanda onun boynuzlarından bir şey kalmaz ve rengi saflaşır. Bu, düz bir alanda olduğunda veya seninle güneş arasında hiçbir engel olmadığı bir mekânda işittiğimiz şeydir. Gözünle iki mızrak boyu kadar olduğunu gördüğün zaman bu duha vaktinin evvelidir ve bu duha saatinin başıdır. Bu duha vaktinden sonra iki saat vardır. Sonra gündüzün ortasında altıncı saat vardır. Güneş, gün ortasından batıya meyledince bu öğle saatidir. Bu zevalden sonra da iki saat vardır. Sonra onuncu saat ikindi namazı vaktidir. Bundan sonra geceye kadar iki saat vardır.”[5]
Bu rivayette görüldüğü gibi, fecrin doğuşu ile güneşin ışıklarının görülmesi arasındaki vakit her gün için standart bir miktar değildir, azalır veya artar. Diğer saatler de böyledir.
Faide: Halid (b. Yezid el-Mısrî) rahimehullah’tan: “Said (b. Ebi Hilal) rahimehullah şöyle demiştir:
بَلَغَنَا أَنَّ إِسْرَافِيلَ مُؤَذِّنُ أَهْلِ السَّمَاءِ فَيُؤَذِّنُ لِثِنْتَيْ عَشْرَةَ سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ واثْنَتَيْ عَشْرَةَ سَاعَةً مِنَ اللَّيْلِ لِكُلِّ سَاعَةٍ تَأْذِينٌ يَسْمَعُ تَأْذِينَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ السَّبْعِ وَمَنْ فِي الْأَرَضِينَ السَّبْعِ إِلَّا الثَّقَلَيْنِ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ
“Bize ulaştığına göre İsrafil sema halkının müezzinidir. Gündüzden on iki saatte, geceden de on iki saatte ezan okur. Onun ezanını insanlarla cinler dışında yedi kat gökteki ve yedi kat yerdeki herkes işitir…”[6]


[1] Muslim'in şartına göre sahih. Nesâî (1389) Nesâî el-Cum’a (46) Ebû Dâvûd (1048) Hâkim (1/415) İbn Vehb el-Cami (229) Taberânî ed-Dua (184) el-A’lâî Erbaiunu’l-Muganniye (736) Beyhakî (3/250) Beyhakî Şuab (3/93) Deylemi (8995) İbn Hacer Netaicu’l-Efkâr (2/435) el-Elbani Sahihu’t-Tergib (705) Mukbil b. Hadi Camiu’s-Sahih (1519, 3797)
[2] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Abdurrazzak (3/262) İbnu’l-Munzir el-Evsat (1726) el-Esbehani et-Tergib (906)
[3] Sahih maktu. Taberî Tefsir (5/305) İbn Ebî Hâtim Tefsir (3359)
[4] İbnu’l-Munzir Tefsir (336)
[5] Hasen maktu. İbn Ebî Hâtim Tefsir (15233)
[6] Sahih maktu. İbn Vehb Tefsir (30) Ebu’ş-Şeyh el-Azamet (401)

2 Mayıs 2020 Cumartesi

İki Meyveyi Karıştırarak Hoşaf Yapmanın Hükmü

Soru: “Selamun aleykum. Sizin tefsir derslerini dinlerken  2 farklı meyveden meşrubat yapılmaz dediniz. Yanlız ben Nesai’deki hadise  baktım. Hadiste biri diğerine  keskin gelen 2 meyveyi...  diyor. Bu hadisi nasıl anlamalıyız mahiyeti nedir?”
Cevap:  Aleykum selam. Söz konusu hadislerde yasaklanan şey intibaz/nebiz yapmaktır. Nebiz; meyveye su katarak kaynatmak suretiyle elde edilen, hoşaf veya şıra diye bildiğimiz içeceklerdir. Doğrudan kendi suyu sıkılan, kaynatılmayan meyve sularının karıştırılması ise bu yasağa girmez.
İki meyveyi bir arada kaynatarak hoşaf yapmaktan yasaklayan hadisler mütevatirdir. Bu hadislerden bazılarının lafızları şu şekildedir:
Ebu Said radiyallahu anh’den:
أُتِيَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِرَجُلٍ نَشْوَانَ فَقَالَ إِنِّي لَمْ أَشْرَبْ خَمْرًا إِنَّمَا شَرِبْتُ زَبِيبًا وَتَمْرًا فِي دُبَّاءٍ قَالَ فَبُهِزَ بِالْأَيْدِي وَخُفِقَ بِالنِّعَالِ وَنَهَى عَنِ الزَّبِيبِ وَالتَّمْرِ أَنْ يُخْلَطَا
“Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem’e sarhoş biri getirildi. Adam:
“Ben içki içmedim. Kabakta yapılmış kuru üzüm ile yaş hurma şırası içtim” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in emri üzerine adamı ellerle ve ayakkabılarla dövdüler. Sonra Nebi sallallahu aleyhi ve sellem kuru üzüm ile yaş hurmanın karışımından şıra yapılmasını yasakladı.”[1]
İbn Ebi Leylâ rahimehullah’tan: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından biri dedi ki:
عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَّهُ نَهَى عَنِ الْبَلَحِ وَالتَّمْرِ وَالزَّبِيبِ
“Nebî sallallahu aleyhi ve sellem yeni olgunlaşmış yaş hurma ile kuru hurmayı bir araya koyup da ikisinin birden hoşaf yapılmasını ve kuru üzümle kuru hurmayı bir yere koyarak ikisinin birden hoşaf yapılmasını yasakladı.”[2]
El-Muhtar b. Fulful rahimehullah’tan: “Enes b. Malik radıyallahu anh dedi ki:
نَهَى رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ نَجْمَعَ شَيْئَيْنِ نَبِيذًا يَبْغِي أَحَدُهُمَا عَلَى صَاحِبِهِ قَالَ وَسَأَلْتُهُ عَنِ الْفَضِيخِ فَنَهَانِي عَنْهُ قَالَ كَانَ يَكْرَهُ الْمُذَنِّبَ مِنَ الْبُسْرِ مَخَافَةَ أَنْ يَكُونَا شَيْئَيْنِ فَكُنَّا نَقْطَعُهُ
“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem biri diğerine baskın çıkıp mahiyetini değiştirecek türde olan iki cins meyvenin karışımından nebiz (hoşaf) yapmamızı yasakladı.” Enes radiyallahu anh'e hurmanın koruğu ile kurusunun karışımından nebiz (hoşaf) yapmayı sorduğumda beni bundan nehyetti ve şöyle dedi: “Aynı şekilde karışım gibi olur endişesiyle dip kısmı olgunlaşmaya yüz tutmuş koruk hurmadan da nebiz yapmayı kerih görürdü ki, bundan dolayı hurma koruğundaki o kısımları keser, öyle nebiz yapardık.”[3]
Ebu Katade radıyallahu anh'den: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
لَا تَنْتَبِذُوا الزَّهْوَ وَالرُّطَبَ جَمِيعًا وَلَا تَنْتَبِذُوا الزَّبِيبَ وَالتَّمْرَ جَمِيعًا وَانْتَبِذُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا عَلَى حِدَتِهِ
“Henüz olgunlaşmaya başlayan hurma ile yaş hurmayı veya hurma koruğu ile kuru üzümü karıştırmak suretiyle nebiz (şıra) yapmayın. Her birinin şırasını ayrı ayrı yapın.”[4]
Ebu Said radıyallahu anh’den:
أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَهَى عَنِ التَّمْرِ وَالزَّبِيبِ أَنْ يُخْلَطَ بَيْنَهُمَا وَعَنِ التَّمْرِ وَالْبُسْرِ أَنْ يُخْلَطَ بَيْنَهُمَا قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَنْ شَرِبَ النَّبِيذَ مِنْكُمْ فَلْيَشْرَبْهُ زَبِيبًا فَرْدًا أَوْ تَمْرًا فَرْدًا أَوْ بُسْرًا فَرْدًا
“Nebî sallallahu aleyhi ve sellem nebiz yaparken hurma ile üzümü karıştırmaktan ve hurma ile ham hurmayı karıştırmaktan yasakladı ve şöyle buyurdu: “İçecek olan, üzümü tek olarak, hurmayı tek olarak ve ham hurmayı tek olarak içsin.”[5]
İkrime rahimehullah’tan:
أَنَّ ابْنَ عَبَّاسٍ كَانَ يَكْرَهُ الْبُسْرَ وَحْدَهُ وَيَقُولُ نَهَى رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَفْدَ عَبْدِ الْقَيْسِ عَنِ الْمُزَّاءِ فَأَرْهَبُ أَنْ يَكُونَ الْبُسْرَ
“İbn Abbas radiyallahu anhuma tek olarak ham hurmanın hoşafından hoşlanmaz ve şöyle derdi:
“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Abdilkays heyetini muzâ’dan yasakladı. Ben de ham hurma hoşafının bu kapsamda olmasından sakınıyorum.”[6]
* Muzâ; ham hurma ile kuru hurmanın karışımından yapılan, ekşiliği olan, sarhoş edici özellikteki hurma hoşafıdır.
Muharib b. Disar rahimehullah’tan: “Cabir b. Abdillah radiyallahu anhuma dedi ki:
حُرِّمَتِ الْخَمْرُ وَهِيَ مِنَ الْبُسْرِ والتمر
“Hamr (sarhoş edici içkiler) haram kılındı. O, ham hurmadan ve olgun hurmadan yapılıyordu.”[7]


[1] Muslim'in şartına göre sahih. Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (5292) Ahmed (3/34, 46) Hâkim (4/416) Tayalisi (2176) Tahavi Şerhu Muşkili’l-Asar (2451) Tahavi Şerhu Meani’l-Asar (3/156) Beyhakî (8/317) Mukbil b. Hadi Sahihu’l-Musned (399)
[2] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Nesâî el-İgrab (91) Ahmed (4/314) Ebû Dâvûd (3705) Nesâî (5547) Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (5056, 6796) Mukbil b. Hadi Sahihu’l-Musned (1479)
[3] Hasen. Nesai (5563) İbn Hazm el-Muhalla (7/513) el-Elbani sahih demiştir.
[4] Sahih. Buhari (5602) Muslim (1988)
[5] Sahih. Ahmed (3/71) Muslim (1987) Nesai Sunenu’l-Kubra (6804) Tirmizi (1877)
[6] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Ahmed el-Eşribe (217) Ahmed Musned (1/310, 334) Taberânî (11/311)
[7] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. İbnu’ş-Şarkî Musnedu’s-Sahih (11)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)